Gurbetin vermiş olduğu yalnızlık duygusu hepimizde var.
Bu kentin sokakları yüreği yalnızlık hüzünleriyle dolu insanlarla dolu. 
Bu kentte yaşamanın bedeli belki de bu yük.
Ve bu kente yaşamak biraz da özlemleri ertelemek anlamına geliyor.

“Ağlama” diyordu annem yanından ayrılırken. “Bak ben ağlıyor muyum? Sevinç duyuyorum geri döneceğin günü düşündükçe. Biliyorum, şimdi çocuksun. Birlikte geçirdiğimiz güzel günleri bitmiş gibi düşünme. Eğer umut varsa yüreğinde, dönüşün güzelliğini, kavuşmanın neşesini duyabiliyorsan, üzüntünün ağır ağır kaybolduğunu, yeniden heyecanla dolduğunu hissedebilirsin. Hem geçmiş yaşantın, aramızdaki sevgi bağlılığı yalnız olmadığını gösterir.”
Ne güzel de teselli ediyordun beni anne.
Oysa biliyordum, ben gittiğimde, yalnız başına kaldığında, boş odalarda ağlayacaktı. Gözyaşlarını zorla tutuyor, bir an evvel bitirmek için titrek sesiyle hızlı hızlı konuşuyordun. Dakikalara sığdırılmış zaman diliminin bir an evvel bitmesini, benim bir an evvel gitmemi istiyordun. Belki de rahatça ağlayabilmesi, doyasıya, içli içli, içini dökebilmesi gitmeme bağlıydı.
Ama ben, biraz daha mert davranıp gözyaşlarımı akıta akıta ağlıyordum.
Ben daha merttim o an annemden.
Saklamıyordum kendimi.
Ben buyum işte diyordum. Ben çocuğum. Ben ağlarım, işte diyordum.
Ben ağlayan birisiyim, diyordum..
Babam sırtını bana dönüp “erkek ağlamaz oğlum, sil gözlerini” diyordu.
Babam da yalan söylüyordu.
“Ağla oğlum” diyemiyordu.
Benim kadar babam da gerçekçi olamıyordu.
Ya döndüğümde, gözlerin neden dolmuştu baba, söylesene?
Neden gizliden kuruluyordun gözlerini? Neden yüzünü bahaneyle öte döndürüp, gözlerini saklıyordun?
Soramıyordum.
Ağlama derken, gerçeği saklıyordun, doğru mu?
Gerçek yüzünü saklıyor, maskeli anlarından en güzelini sergiliyordun.
Gerçeği sır gibi saklıyordun.
Ama ben, şimdi bile saklamıyorum.
İşte yine ağlıyorum.
Ben, hiç bir zaman,  sert erkek, ağlamayan insan olamayacağım baba. 
Ben buyum işte.
Hatırlıyor musun baba, bir gün vedalaşıp giderken, titrek sesinle “korkma” demiştin. “Zaman hızlıca akıyor oğlum. Bu ayrılık, senin ne ilk ayrılığın, ne de son ayrılığın olacaktır.”
Oysa o günlerde zaman böyle hızlı geçmiyordu.
Yeniliğe alışana kadar, günü dakika dakika bitiriyordum.
Günler bitmek bilmiyordu.
Şimdi çok iyi bildiğim tek şey var, zaman hızlıca akıyor.
Babam haklıydı.
O ilk ayrılığım son olmadı. Başlangıç oldu sadece.  Ondan sonra da hep ayrılıklarla geçti hayatım. Gurbetlerde geçti yaşantım.
Tek başına yaşadım.
Tek başına, yapayalnız yaşadım. 

Söylesene anne, beni duyuyor musun?
Neden korkuyorum ben?
Babam nerede benim? Neden eksik bazı şeyler hala? Ne zaman tamam oldu ki zaten her şey, şimdi tamam olsun, öyle mi? Allah kahretsin be. Babam yok benim. Babam öldü benim! Ve bir daha da onu bulmam imkânsız işte. “Ölenle ölünmez, kendini toplaman gerek” diyorlar bana tanıdıklarım. Yalan söylüyorlar Sevda. Belki, sen de yalan söylüyordun değil mi. Söylesene hadi, ölenle ölünmez desene sen de. Bu doğru mu söylesene? Söylesene Sevda. Neden hep yalan söylüyorlar? Eğer doğruysa bu söyledikleri, ben neden böyle hissediyorum kendimi? Babamın ardından neden kaybediyorum güzel günlerimi? Neden yitiriyorum yaşamın coşkusunu? Ben neden ölüyorum? Neden ağlayarak yazıyorum bu satırlarımı? Gözyaşlarım nasıl da acılı bir tarih gibi dökülüyor yazılarımın üstüne. Nasıl da karışıyor yaşlarla yazılar. Ve işte birçoğu okunamaz oluyor.

“Ağlamak zayıflıktır” demişti köyümüzdeki yaşlı kadın ayrılırken. Eğer doğruysa onun dediği, anılara ağlamak zayıflıksa, ben zayıfım Sevda. Yaşadıklarımın geçmişte kaldığını duyumsamak, derin izler taşıyarak, insanı insan yapan birlikteliğin, o sihirli ve güven verici şeylerin yitirildiğini derinden hissederek ağlamak zayıflıksa, ben zayıfım Sevda.
Ben, ağlayan, ağlayabilen birisiyim.
Sen giderken de ağlamıştım.
Sen giderken de zayıftım demek.  
Anılarda boğuşup, gözyaşlarında teselli aramam zayıflıksa eğer, ben zayıf birisiyim.
Buluşmalarda, bir araya gelişlerde, kavuşmalarda, sevinçlerde ben hep ağlarım Sevda. Ben her zaman zayıfım.
Ve ben ağlamasını bilmeyen, ağlayamayan insanları anlamıyorum.

Annem de “ağla” demişti bir ara hatırlıyorum. Yoksa ağlamadan rahatlaman kolay olmaz.  Ağlayabildiğin kadar ağla. Çünkü şu anda yapacak hiç bir şeyin yok. Geçmiş bütün güzel günlerine ağla. Ağlaman bittiğinde, birlikte geçirdiğiniz güzel günlerin adına sevin. Coşkuyu duy tekrar tekrar. Yoksa dayanmak hiç de kolay değildir. Kolay değildir hayata tekrar tutunabilmek.
Ben de ağlıyorum.
Ve yine, geçmişle yaşama tutunabiliyor, ayağa kalkıp yoluma devam edebiliyorum.
Belli olmayan geleceği, belirlemeye çalışarak.

Son sözlerin anlamı yok artık anne. Son anılar diye de bir şey yok artık. Koskoca bir ömür, bir kaç günlükmüş gibi, anlatılabilir mi? Geçen senelerden kalan yalnızca son sözler değil elbet. Birlikte söylenen, birlikte duyulan, birlikte hissedilen, birlikte yaşanılan tüm geçmiş, en son değil mi artık? Neden babam öğretmedi bana hayatın bu kadar kötü olduğunu? Neden söylemedi bir gün her şeyin masal olacağını? Güzel günlerin bir bir tükenip, belki de kâbusların başlayabileceğini? İnsana umut veren, hep gizemli bir şeylerin olduğunu neden öğretmedi?
Bu yalnız bırakılmalar, bu ölümler, bir şeylerin zamansız anlamsızlaşması, bazı şeylerin o kadar zavallı, kötü oluşların darbesi, böylesine yıkılmışlığımız, yaşamımızın sonuna kadar bizde kalacak derin izlerini örtmek mümkün olmayacak, bunu biliyorum anne.
“Hayatın her alanı sel sularıyla dolu ve o kadar az ki köprü ustaları.” (11.07.1996 Tarihli bir yazımdan alıntıdır.)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.