Baltacı "Kısa çöp, uzun çöpten hakkını alacak"

Milletvekili Baltacı, 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2018 Yılı Merkezi Yönetim Kesinhesap Kanunu Teklifi üzerindeki görüşmelerde söz aldı.

  • 422
Baltacı &quotKısa çöp, uzun çöpten hakkını alacak"
TAKİP ET Google News ile Takip Et

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Kastamonu Milletvekili Hasan Baltacı, 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ile 2018 Yılı Merkezi Yönetim Kesinhesap Kanunu Teklifi üzerindeki beşinci tur görüşmelerinde CHP adına söz aldı.

Hem Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, hem de Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın bütçe ve kesin hesapları üzerine konuşan Milletvekili Baltacı, kürsüde kaldığı 10 dakika boyunca AKP politikalarını sert bir dille eleştirdi.

KISA ÇÖP, UZUN ÇÖPTEN HAKKINI ALACAK

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bütçe ve kesinhesabı görüşmelerinde özellikle son yıllarda başta metropol kentler olmak üzere Anadolu şehirlerinde de sayısı artan yüksek katlı binalara dikkat çeken Milletvekili Baltacı, Ziraat Bankası’nın Simit Saray’ının yüzde 51’ini satın almasına konuşmasında da göndermede bulundu.

AKP’nin şehirciliği bir ekonomik birikim modeli olarak gördüğünü ve bu durumun ekonomik, toplumsal ve siyasi krizi giderek derinleştirdiğini belirten Hasan Baltacı, yurttaşların konut edinme hakkının, temiz içme suyu hakkının, temiz hava hakkının, ulaşılabilir yeşil alan hakkının, ulaşılabilir okul ve hastane hakkının rantı önceleyen şehircilik uygulamalarıyla gasp edildiğini dile getirdi.

Kentlerde yükselen kuleler gibi itirazların da yükselmesini kimsenin engelleyemeyeceğini belirten Milletvekili Baltacı, “kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak. Ama bugün ama yarın” ifadelerini kullandı.

Milletvekili Hasan Baltacı, “Bizden önce büyük mücadeleler vererek kazanılmış bütçe hakkını bana bu görevi veren yurttaşlarımızın lehine savunmaktan onur duyarım. Her şeyden önce, bizim için kent demek bir toplum halinde birlikte yaşaya bilmek demektir. Kent demek; kadınla erkeğin, çocukla yaşlının, engelli- dezavantajlı gruplarla, farklı kimliğe, farklı siyasi görüşlere sahip bireylerin eşit adil ve özgür bir şekilde yaşaya bilmesi demektir. Kent demek; barış, huzur ve güven içerisinde yaşayabilmek demektir. Kent demek; konut hakkı demektir, içilebilir temiz su hakkı, temiz hava, ulaşılabilir yeşil alan, ulaşılabilir okul, ulaşılabilir hastane demektir. Oysa bugün kentler sizin elinizde, sizin iktidarınızda, ne pahasına olursa olsun büyüme uğruna ihanete uğramış durumdadır. Büyüme uğruna 17 yılda 550 milyar doların betona gömüldüğü Türkiye’de 2002- 20018 yılları arasında 11 milyon 612 bin daireye yapı izni verilmiş. Bugün satılmayı bekleyen 1.3 milyon konut var. Geçen gün sayın Erdoğan’ın açıkladığı rakamlara göre sadece TOKİ eliyle 857 bin konut üretilmiş. Peki konut sorunu çözülmüş mü? Bakın TÜİK’in rakamlarına göre 2002 yılında her 100 hanenin 19’u kiracıyken, 2018 yılında her yüz hanenin 29’u kiracı durumunda. Bugün hala konut hakkını alamamış 6,7 milyon hane var bu ülkede. Kiracıların ev sahibine ödediği para yılda yaklaşık 60 milyar Lira. Asgari ücretle çalışan milyonlarca insanın gelirinin yarısı hala kira gideri. Ev sahibi olabilenlerse 10 yıllarını bankalara ipotek olarak vermiş. Yani övündüğünüz inşaatlar eşitsizliği bitirmemiş, derinleştirmiştir. Kent demek; içilebilir temiz su hakkı demektir. TÜİK 2016 verilerine göre ülkemizin yüzde 46’sı hala güvenilir içme ve kullanma suyuna ulaşamıyor. Kent demek aynı zamanda temiz hava hakkı demektir. Halbuki Türkiye’nin havası Avrupa Birliği ortalamasına göre yüzde 33 daha kirli hale gelmiştir. Hava kirliliğine bağlı ölümlerin sayısı 30 bini geçmiştir. Kent demek güvenli konutlarda yaşamak demek, her türlü doğa olayına karşı hazırlıklı olmak demektir. Bir deprem coğrafyasında yaşıyor olmamıza rağmen kentlerimiz halen depreme hazır değil. En son Silivri depreminde yaşadıklarımız ortada. Ve halen deprem risk yönetimi üzerine atılmış tekbir somut adımınız yok. Olmadığı gibi deprem vergisi adı altında toplanan paralar duble yollara aktarıldı. Zaten yetersiz olan toplanma alanlarını da AVM ve rezidanslara dönüştürdünüz. Ayrıca, imar barışı adı altında ‘”binaların sağlam olup olmadığından mal sahipleri, beyanname verenler sorumludur” diyerek sorumluluğu da üzerinizden attınız. Bu arada imar affından toplanan milyonların da bugün bu bütçede olmadığını görüyoruz. Nereye gittiği belli değil. Kent demek; temiz bir çevrede yaşama hakkı demektir. Daha kendi çöpümüzü geri dönüştüremezken Avrupa’dan çöp ithal etmeye başladık. Bu arada poşetten toplanan paranın da nereye gittiği belli değil. Kent demek yurttaşların yerel yönetimler eliyle siyasete doğrudan ve demokratik bir şekilde katılım hakkı demektir. Oysa siz 17 yıl boyunca adım adım başta planlama hakkı olmak üzere yerel yönetimlerin yetkilerini ellerinden alarak bakanlığa devrettiniz. Çünkü imar rantı iştahınızı kabartıyor. Çünkü iktidara gelmeden önce ilk öğrendiğiniz iş imar rantıydı. Bu yüzden Erdoğan’ın en yakın çalışma arkadaşları belediye başkanlığı döneminden arkadaşlarıdır. Parsel bazında kişiye özel, şirketlere özel, yandaşlara özel yapılan imar değişiklikleriyle şehirleri rant üretim merkezi haline getirdiniz. “Ne sihir ne keramet el çabukluğu marifet” diyerek bir gecede plan değişiklikleriyle kimleri zengin ettiğinizi biliyoruz. Öyle ki Ankara’yı parsel parsel sattınız. İstanbul’a ihanet ettiniz. Yetmedi varlık fonu üzerinden batan şirketleri kurtarmaya çalışıyorsunuz. Kent demek toplanma hakkı demektir. Ama siz kimse bir araya gelip de bu düzene itiraz etmesin diye meydanları da yok ettiniz. Siz çocukların ulaşabileceği yeşil alanları yok etiniz. İstanbul gibi dünya metropolünde yüzde 2 yeşil alan bıraktınız. Son olarak şunu hatırlatmak isterim. Şehirciliği bir ekonomik birikim modeli olarak gören anlayışınız, ekonomik, toplumsal ve siyasi krizi giderek derinleştiriyor. Ama şunu hiç unutmayın! Kentlerde yükselen kulelerinizin hemen yanı başında yaşayan ve işsizliğe, yoksulluğa mahkûm edilmiş, gelecekle ilgili umutlarını kararttığınız milyonlar var. Aynı kentte simit sarayları olduğu gibi simit satan binlerce tezgâhı da var. Aynı kulelerin yükseldiği kentlerde itirazların da yükselmesini engelleyemezsiniz. Kısa çöp uzun çöpten hakkını alacak. Ama bugün ama yarın.” diye konuştu.

İSTANBUL’U KATAR KATAR SATAMAZSINIZ!

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın bütçe ve kesinhesabı üzerine gerçekleştirilen görüşmelerde de CHP grubu adına kürsüye çıkan Hasan Baltacı, Türkiye’nin depreme karşı hazırlıksız olmasına değindi.

Kanal İstanbul projesini eleştiren Milletvekili Baltacı, Katar emirinin annesinin Kanal İstanbul projesine nazır 44 dönüm arazi satın alması üzerinden AKP’ye yüklendi.

Sert ifadeler kullanan Milletvekili Baltacı şunları söyledi;
“Deprem bir doğa olayıdır, bir afet değildir. Deprem önlenemez ancak afet önlenebilir. Depremi afete dönüştüren plansız, çarpık ve ranta dönük şehirciliktir. Bu bakımdan esas olan afet yönetimini değil, risk yönetimini önceliğe almaktır. Ne yazık ki depremin öncesiyle ilgili bir risk yönetim planımızın olmadığı gibi sonrası içinde planımız yok. En son Silivri’de yaşanan deprem İstanbul’un depreme hazır olmadığını bir kez daha gösterdi. Silivri’de meydana gelen ve 3 gün süren; bulunduğumuz coğrafyada normal boyutlarda sayılabilecek bir büyüklükteki depremin bir kaosa dönüşmesi, depremde insanların nereye gideceklerini bilememesi, telefonlara ulaşılamaması bunu çok net gösterdi. Depreme hazır değiliz! Sebepleri de belli; Plansız kentleşme, depreme dayanıksız yapılar, toplanma alanlarının ranta açılması, denetim faaliyetinin özelleştirilerek yapı denetim firmalarına verilmesi, depreme karşı dayanıklı kentler inşa etmek yerine imar rantını organize etmek için çıkartılan yasalar, fay hatlarını gözlemleyecek istasyonların kurulmamış olması, afet yönetim planının ve risk yönetim planının olmayışıdır. Ama esas sorun bu ülkenin bilimle ve akılla değil tek amacı kar olan bir şahıs şirketi gibi yönetilmesidir. Şunu unutmayalım; Türkiye’de yerleşim yerlerinin yüzde 92’si fay kuşaklarının üzerinde yer alıyor. Nüfusun yüzde 96’sı deprem riski ile yaşıyor. Buna rağmen deprem denilince ilk aklımıza gelen şehrin İstanbul olması normaldir. Çünkü Türkiye nüfusun 5’te 1’i ve sanayinin yarısı İstanbul’da. Bilim insanları uyarıyor. 30 yıl içinde Marmara Deniz’inde 7 ve daha büyük şiddette bir depremin olma olasılığı yüzde 65'dir. Olası İstanbul depremi olacak mı olamayacak mı tartışmaları bitirilmelidir. Acilen gerekli tedbirler alınmalıdır. Kartal’da çöken, 21 kişinin hayatını kaybettiği Yeşilyurt Apartmanı’nın, imar affı kapsamında yapı kayıt belgesi almak için başvurduğunu göz önüne alırsak, denetimsizliğin ve bekleyen tehlikenin büyüklüğünü görebiliriz. Oysa deprem bütçesi ile otoyol yapmak yerine, deprem riskini önceleyen bir kentsel dönüşümü hayata geçire bilirdik. Ayrıca İstanbul’u bekleyen tek tehlike deprem değil. Bakın daha iki gün önce bilim insanlarının tüm uyarılarına rağmen Sayın Erdoğan Kanal İstanbul projesindeki ısrarını tekrar ifade etti. Hatta öyle ki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Ekrem İmamoğlu’na ‘’ sen otur işine bak’’ diye hat bildirmeye kalktı. Sayın Erdoğan; Sayın İmamoğlu’nun işi İstanbul’u sizden korumaktır. İstanbul’u yağmadan korumaktır. On binlerce yılda oluşan ekosistemin dengesini bozarak, Marmara’yı ve Karadeniz’i öldürmenize, İstanbul’u yok etmenize izin vermeyeceğiz. Millet geçim derdindeyken,  millet boğaz derdindeyken siz İstanbul’un boğazını sıkmanın peşindesiniz. Neymiş gemi trafiğini düzenleyeceklermiş. Neymiş tanker geçişlerini düzenleyeceklermiş. Neymiş boğazın güvenliğini sağlayacaklarmış. Madem amacınız boğazın güvenliğini sağlamak, gemi trafiğini rahatlatmak kanal güzergahını neden imara açıyorsunuz? Neden tarım arazilerini imara açıyorsunuz. Amacınız belli. Amacınız inşaat baronlarına gelir sağlamak. Az önce bir milletvekili arkadaşım "kim bunlar?" dedi. İşte onlar Katarlılar. İstanbul'u Katarlılara peşkeş çekemezsiniz, "Kanal İstanbul" adı altında "Katar İstanbul" yaratamazsınız, İstanbul'u katar katar satamazsınız! Sükse yapacaksınız diye, rant elde edeceksiniz diye İstanbul'u yok edemezsiniz. Mesele İstanbul'u depreme hazırlamak, mesele İstanbul'u yaşanabilir kent olarak tekrar inşa etmektir. Türkiye'nin önünde bir takoz varsa,  o takoz da sizin iktidarınızdır! Daha geçenlerde "Bir tarafta sermaye, bir tarafta halk var" diyen genel başkanınızdı. Nerede olduğunuz belli kardeşim; Siz, sermayenin yanındasınız, siz Katar sermayesinin yanındasınız!” ifadelerini kullandı.