Beni Siz Delirttiniz!

Yok, lütfen korkmayın! Bu delilik bulaşıcı değildir, yazıyı gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

Öyle haberler okuyoruz, duyuyoruz ki deli olmak işten değil! Fakat delirten kim? İşte biraz da bunun derdiyle yazı başlığı sitem yüklü!

Sizleri bunaltmadan sıkıcı gündeme değinmeye çalışacağım, bakalım başarabilecek miyim?

Yazıyı sonuna kadar okuyanlara bir sürprizim var, şimdilik şöyle dursun!

* * *

Önce Kastamonu’dan başlayalım. Malumunuz Küre ilçemizde bir bakır madenimiz var. Bu maden yatağında pirit isimli değerli bir madde daha çıkarılıyor. Gübre fabrikalarında sülfürik asit üretiminde bu cevherden yararlanılıyor.

Bu ilçemizdeki madenin işleticisi Cengiz Holding, özelleştirme furyasından önce devlete ait olan Eti Bakır’ın 2004’ten beri sahibi.

Holding, Mardin Mazıdağı’nda yine özelleştirme usulüyle aldığı Fosfat Tesisleri’ne bu pirit madenini de değerlendirebileceği “Metal Geri Kazanım ve Gübre Entegre” adında bir tesis yatırımı yaptı. Buraya geçende Diyarbakır’la demiryolu bağlantısı için iltisak(bağlantı yolu) ihalesi yapıldı ve onun da kazananı en düşük ücreti vermemesine rağmen yine Cengiz Holding oldu!

Şaşırdık mı? Hayır! 17-25 Aralık olarak bilinen 2013 yılındaki operasyonlarda bu holdingin de adı çıkmış, hatta sahibi Mehmet Cengiz’in millete hakaret ettiği küfürlü sözü gündem olmuştu.

Bu operasyonu yapanlar; halkı düşündükleri için, dürüstlük için değil, hükümeti sıkıştırmak amacıyla yapmış ama bu vesileyle de bizler, yenilen hurmaları ve bu hurmaları yiyenleri öğrenmiştik! Ama şimdi bunları kurcalamak “vatan hainliği” sayılıyor o başka!

Kastamonu’da bir-iki yerel gazete de hem haber olarak hem de köşe yazısı olarak holdingin Mardin’deki bu yatırımına “tüh, gül gibi yatırımı kaçırdık!” yorumuyla bakıldı. Hâlbuki Mardin’deki bu yatırımın temeli 2011 senesinde atılmıştı.

Küre ilçemiz, şehrimizin en az nüfuslu ve yoksul ilçelerinden biridir. Madeni vardır ama insanları ekmek umudunu dışarıda aramak zorundadırlar çünkü yeterli değildir geçim için. Maden mi? O, sadece sermayedarı zengin eder.

Devrekâni’de de krom madeni çıkarılmaya başlandığından bu yana madende çalışanlar değil, maden işleticisi ve bu madene hafriyat çeken ağır vasıta sahipleri kazandılar. Çalışanlarsa karınlarını doyurup gelecek aya “ya nasip” demeyi şükür bildiler.

Bunun dışında Kastamonu Belediyesi’nin şehir merkezinin yanında 19 ilçe çöplerini toplayıp elektrik enerjisi üreteceği tesisin açılışıysa bizleri sevindiren bir gelişme oldu. Tesisin yapımında ve şu anki hâlinde çalışan işçisinden mühendisine herkese selam olsun.

Diyanet ve Ziyaret

Yazı başında bahsettiğim gündemin gittikçe sıkıcı olmaya başlayan konuları aynı zamanda önemli haberleri gizlemesi açısından hükümet idarecileri tarafından bulunmaz bir nimet olarak görülür. Pek çok önemli konuyu bu gereksiz tartışmalarla saklayabilirler çünkü.

Bu yöntemi neredeyse bir buçuk haftadır Türkçe Ezan konusu ve Diyanet İşleri Başkanı’nın Kadir Mısıroğlu’nu hastanede ziyaretiyle yaptılar mesela.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın Atatürk’ten nefret eden ve tarihçiden çok, yorumcu tarih yazarı denebilecek Kadir Mısıroğlu’nu, özellikle de 9 Kasım’da hastanede ziyaret etmesi çok tartışıldı ama burada eleştiriler Mısıroğlu’ndan ziyade Diyanet İşleri Başkanı’naydı.

Bu ayrım yapılmayınca pek çok tartışma kuru itirazlardan öte gidemedi. Çünkü bu eleştirilerin birikiminde Diyanet’in 23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim ve 30 Ağustos’la ilgili cuma hutbelerinde Atatürk’ten, cumhuriyetten, İstiklâl Savaşı’ndan hiç bahsetmeyişi, gittikçe siyasi vaizlerin ve duygusuz hutbelerin insanları camilerden kaçırmasının payı büyüktür.

Televizyonda program sayısı ve saatine paralel olarak TL’ye endeksli çalışan ekran vaizlerinin reyting hassasiyetli konuşmaları ve en önemlisi de Hz. Allah’ın geniş rahmetinin sorunlu bir anlayışla tespih ve zikirmatiklere sıkıştırılma çabalarının da dine bakışı olumsuz etkilediğini görebiliyoruz.

Bu duruma insanı tebessüm ettiren delilse “Beyaz Gül, Kırmızı Gül” türküsünün TRT yorumudur! Bu türküyü TRT’de “Yarim giymiş beyaz fistan, millet bahçesinden gelir.” diye çevirmediler mi? Yar, beyaz fistan ya da azye giyip iş aramaktan gelecek değildi ya! Her şey güllük gülistanlık ülkemizde!

TRT’nin saray eksenli yayın anlayışı ne yazık ki Diyanet idaresinde de kendini hissettirmektedir. Bu gibi kurumları siyaset dışı tutabilmenin yolu çok mu zor?

Mısıroğlu üretken bir yazardır, araştırmaya dayalı pek çok kitabı vardır fakat bunların hepsini okumadığım için yorum yapmam yanlış olur.

Kendisi bir Osmanlı hayranıdır ve Osmanlı’yı ideal derecesinde önemser ve Osmanlı Tarihi’ni kusursuz ilan ederek tüm suçu cumhuriyetin ilk yıllarına yükler. “Lozan Hezimet mi Zafer mi?” isimli 3 ciltlik meşhur eseri de bu görüşün ürünüdür.

Atatürk’ü hakaret derecesinde eleştirirken hızını alamayıp “Keşke Yunan galip gelseydi!” zırvasında bulunabilmiştir.

Daha fecisi, İstiklâl Savaşı’nın 6 ayda bitebilecekken bilerek 3 yıla yayıldığını ve buradan Mustafa Kemal Paşa’nın kendisine kahramanlık çıkardığını hatta Mustafa Kemal’in İngilizlerin adamı olduğunu dahi söylemektedir.

Mehmet Âkif gibi çok değerli şairimize de hafife alınamayacak hakaretlerde bulunabilmiştir Mısıroğlu. Ona göre 2. Abdülhamid’se hiçbir eleştiriye tabi tutulamaz! Eleştirdiği Atatürkçülerin “yanlışsız Atatürk” yorumlarından ne farkı var bunun?

Ve en mühimi bu yorumcu tarihçinin konuşmalarında elinde bir kâğıt tuttuğunu yahut bir kitap bölümü okuduğunu göremedik. Tarihî bir konudan bahsederken delil göstermek gerektiğinde “Bilseydim getirirdim!”den öte geçmemektedir. Bu yanıyla yazdığı pek çok kitaba gölge düşürmüştür.

Elbette cumhuriyet de Atatürk de tartışılmaz, hatasız değildir ama bunu duygusal eleştirilerle yapınca iş, gerçekçilikten uzak bir girişime ve protesto hâline dönebiliyor.

Edirne’deki 10 Kasım Töreni’nde “Puta tapmayın, Atatürk ilah değildir!” protestosunu yapan üniversite öğrencisi buna örnek gösterilebilir.

Sahi kimlerden ve hangi yayınlardan etkilendi de bir gencimiz bu protestoyu yapabildi? Bu protestocuların kaçı şu anki cumhurbaşkanını eleştirebilmektedir mesela?

Ne olursa olsun, cumhurbaşkanı da Atatürk de kanunlarla korunmamalıdır ve kem söz sahibine aittir!

12 Eylül 1980 Darbesi topluma çok kötü bir Atatürk ve cumhuriyet propagandası yaptı. Öyle ki Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucusu Yunus Nadi’nin oğlu Nadir Nadi gibi Atatürkçülüğünden kimsenin şüphe edemeyeceği bir aydınımız bile “Ben Atatürkçü Değilim” isminde bir kitap yayınladı.

Müşerref Akay’ın “Türkiye’m” şarkısını hatırlayınız. “Ata’nın verdiği ilkelerle coşalım, onun gösterdiği hedeflere koşalım…” gibi sözleri olan bu şarkı darbenin şarkısıydı aynı zamanda. Darbe lideri Kenan Evren’in de bu şarkıyı sevdiğini, hapishanelerde, işkencelerde darbe marşı hâline geldiğini biliyoruz.

Şimdiki cumhuriyet ve Atatürk karşıtlarını anlamaya çalışırken 12 Eylül Dönemi’nin bu sorunlu propagandalarından ayrı düşünmek zordur.

Hekimoğlu İsmail’in “Cumhuriyet Çocuğu” romanındaysa İstiklâl Savaşı’na katılmış bir genç üzerinden savaş öncesi ve sonrası dönemin Türkiye’siyle inkılâplara karşı bu mütedeyyin gencin bakışı işlenir.

Romanda Yahya öğretmen, inkılâpları ve dönemin tek parti anlayışını eleştirirken cumhuriyet idaresinin fabrikalaşmayı önemsemesini değerli bulur, ağır sanayi hamlesini savunur.

Yakında yine tartışılan Türkçe İbadet ve Ezan’ın da halk tarafından benimsenmeyişi romanda geçiyor.

Cumhuriyet bu konuda başarısız olmuş ve halk 18 senelik bu zorunlu Türkçe Ezan’ı benimsememiştir.

Hutbelerin Türkçe okunmasıysa yine bir cumhuriyet uygulamasıdır, bu kolay benimsenmiş ve kabullenilmiştir. Günümüzdeki eleştiri, hutbelerin daha akıcı yazılamaması ve etkili okunmaması üzerinedir.

Bunca hakarete ve yok sayma girişimine rağmen Atatürk merakı ve sevgisi geniş kitlelere yayılıyorsa iktidar yetkilileri de bunun muhasebesini yapmalıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “ikinci bir Atatürk” ilân eden ve onu, olduğundan daha yetenekli gören bir amigo kesimi, AK Parti trol grubu var. Bu aslında Cumhurbaşkanı’na hakarettir!

Bunlar daha çok siyasi açıklamalardan ve televizyon başından kalkmayanları da TRT ve A Haber’den besleniyorlar. Bu beslenme sonucu da ülkedeki sorunlardan ötürü iktidarı eleştirmeyip, tüm suçu muhaliflere atıyorlar. Hatta aralarından yüksek irtifada seyredip Osmanlı’yı Atatürk’ün yıktığını, cumhuriyetin halkı zulümle inlettiğini ve bu nedenle hâlâ ülkenin kendini toparlayamadığını düşünebiliyorlar ki Allah selamet versin zatıalilerine!

Yokluk yıllarında kurulan ve her biri bir cumhuriyet değeri olan fabrikaların ve KİT’lerin büyük çoğunluğunun Erdoğan idaresinde, AK Parti döneminde satıldığını hatırlatanlarsa “vatan haini” ilân ediliyor bu trol ekibince!

Gündemi bunlar işgal ederken hangi önemli konular saklandı peki?

9 Kasım’da Hakkari Şemdinli Ortaklar Süngü Tepe Üs Bölgesi’nde mühimmat patlaması sonucu 7 askerimiz şehit oldu, 25 askerimiz yaralandı.

Bu olayın nedeniyle ilgili açıklamalarda “arızalı mühimmat”tan bahsediliyor. Şu ana kadar doğru dürüst bilgi alabilmiş değiliz.

5 Eylül 2012 tarihinde de Afyon’daki patlamada, içlerinde şehrimizden Fatih Şalgam’ın ve Ayhan Kurtçu’nun da bulunduğu 25 askerimiz şehit olmuştu.

Olayda ihmali bulunan binbaşı, mühimmat depo komutanı ve bir üsteğmen hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu olayda ihmali olanlar ortaya çıkacak mı? Çıkınca bu giden 7 Memet geri gelecek mi?

— Cumhurbaşkanı Erdoğan, refah seviyemiz arttığı için et fiyatlarının yüksek seyrettiğini söyledi.

Yani halkımız o kadar zenginleşti ki eti fazla yemeye başladı ve et de bu “zengin talebe” yetmez oldu demek istiyor. Hâlbuki bu söz yeni bir söz değildir.

O zamanki adıyla Tarım ve Köy İşleri Bakanı olan Mehdi Eker de 2010’da buna benzer bir açıklama yapmıştı.

Bu bakanlığın adı 2011’de Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı şeklinde, yakın zamanda da Tarım ve Orman Bakanlığı ismiyle değiştirildi. Hayvancılığın ve köycülüğün bitirilmek istendiğinin en bariz kanıtı değil mi bu?

Erdoğan’ın bu sözünü destekler mahiyette bir açıklama da Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli tarafından yapıldı.

Bakan, ülkemizde kişi başına 15 kilo et düştüğünü belirterek “Et yerine; balık, tavuk, hindi yesek bu iş çözülecek!” dedi.

Bunlar konuşulurken ithalattan da bahsedildi. Et ithalatına devam edileceği anlaşılıyor.

İktidar amigoluğu yaparken ithalatı da savunmak zorunda olanların elini kuvvetlendirir mi bu açıklamalar dersiniz?

Mesela; saraya danışman olan şahıslardan biri, övgülerinden ötürü uyarılıp kendisine saman ithali hatırlatılınca “Ama İHA’lar SİHA’lar, tanklar üretiyoruz…” diye övgülere devam edebilmişti.

Sayın Danışman, ülkesini seven her yurttaş bu üretimi beğenecektir ama tarımı bitirilmiş, gençleri işsizliğin acımasız cenderelerinde umutsuzluk girdabına mahkûm edilmiş bir ülkeninse içerden çürüyeceği aşikârdır.

Bakınız Kuzey Kore’ye, Rusya’ya, Çin’e ve ABD’ye! Askerî alandaki başarılarıyla nasıl da övünüyorlar! Peki, bu ülkelerin insanlarına bu askerî başarıların yansıması nedir? Savaşlarda ölmek ihtimali mi?

Ve en önemlisi! Sınır boylarında ve sınır ötesinde kahramanca mücadele eden askerlerimiz üzerinden vatan-millet nutukları çekmeyin! Onların kahramanlığı üzerinden nutuk çekme hakkına kimse sahip değil!

Ve tabii kimse de sizin kadar ticarette mahir değil ki güllük gülistanlık bir ülkede yaşadığını zannedebilsin!

— Muğla Marmaris Okluk Koyu’nda Turgut Özal zamanında yapılan Cumhurbaşkanlığı Konukevi’nde bir inşaat çalışması olduğundan kaçınızın haberi var mesela?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isteğiyle bu konukevinin yıkılarak daha geniş bir alana yayılan (bunun için gerekli imar prosedürleri de hazırlanmış) 300 odalı olduğu iddia edilen bir saray yapımı için hummalı bir çalışma sürüyor. Sit alanının imara açılması ve çevrede yaşayan halkın arazilerinin kamulaştırılmak istendiğini de öğreniyoruz haberlerden.

Bunları konuşmaktansa Mısıroğlu’na yapılan ziyareti, 1950’de Demokrat Parti ve CHP’nin ortak kararıyla halkın hassasiyeti dikkate alınarak vazgeçilen Türkçe Ezan uygulamasını tartışmak sizce de birilerinin işine gelmiyor mu?

“Ruhunuz Daha Kirli”

Akşam vakti ekmek almak için dışarı çıktığımda Zeytinburnu’nun Salı Pazarı’nı solumda bırakarak Ziya Gökalp İlkokulu’nun önündeki plastik çöp konteynırlarından birinde şöyle yazıyordu: “Ruhunuz Daha Kirli”

Yazı beni düşündürürken bir ses duydum: “Gele gele bitemediniz mikroplar!”

Bir kadın Suriyeli bir görünüm veren bir başka kadına nefretle bakarak böyle sesleniyordu.

Suriyeli görünümlü kadının sürdüğü bebek arabasının içindekinden başka elinden tuttuğu ayrı bir evladı daha vardı. Nefret söylemini anlamış gibi ona hakaret eden kadına dönüp baktı, neyse ki bir tartışma çıkmadı. Okul çıkışıydı, geçti, gitti. Gitti mi sahi? Gitseydi bu yazıya konu olur muydu?

Benzer olaya aynı muhitte yaz mevsiminde de şahit olmuştum. Bu tanıklık dramını yaşamakla görevlendirilmiştim sanki!

Suriye’deki savaş bitecek mi? Suriye’nin bölünmüşlüğü üniter bir yapıya dönecek mi? Ve yurdundan umudunu kesmiş insanlar bir gün yurduna dönecek mi? Ben de bu soruları sorar dururum.

İstanbul Kitap Fuarı

Cumartesi günü Beylikdüzü’ndeki kitap fuarına gitmek üzere metrobüsün yolunu tuttum. Beylikdüzü Sondurak’ta indiğimde bugüne kadar takip ettiğim fuarlar içinde en yoğun olanıyla karşılaştım. Üstgeçitten geçmek, fuar alanına girmek için 10 dakika rahat geçti.

Bu fuarlarda ilgimi en çok geçen sahaf stantlarıdır. Hiç ummadığınız kitapları çok uygun fiyatlarla bulabilirsiniz burada.

Fuarda Rahşan Ecevit’i, Bülent Ecevit’in kitaplarını imzalarken gördüm. İlyas Salman’a da kitaplarını imzalarken rastladım, güzel görüntülerdi.

Adında Sosyal Demokrasi olan bir vakfın görevlilerini Coca Cola içerken görüp solculuk kimlere kaldı ya Rabbi! dediğim de oldu, medyatik muhafazakâr yazarların kitaplarının isminde Allah adına yer verdiklerini görüp bunda da bir hinlik yoktur inşallah! diye söylendiğim de.

Ülkemizde meydana gelen iş kazalarını ya da cinayetlerini almanak hâlinde yayınlayan Birlikte Umut Derneği standında da ülkemizdeki iş cinayetleriyle ilgili üzücü şeyler öğrendim.

2017 senesinde en az 2006 işçimiz bu iş kazalarında hayatını kaybetmiş.

Bu almanakların iş kazalarını kaydetmeye başladığı tarih 2012 ve o yılki sayı: 867!

Büyük Sürpriz!

Yazının sonuna geldiniz, büyük sürprizi görmeye hak kazandınız. Kitap fuarındaki sahaftan aldığım bir kitabın içinden 7 Eylül 1984 yılına ait Büyük Saatli Maarif Takvimi yaprağı çıktı. Arkasında da 2 şiir. Bunları paylaşmak isterim sizinle. (Benim gibi garibin -dikkat edin fakir değil!- sürprizi, hediyesi de bu oluyor işte!)

İlki, bir Faruk Nafiz Çamlıbel şiiri, Münir Nurettin Selçuk tarafından bestelenmiş bir Sanat Müziği şarkısıdır aynı zamanda:

"Bahçemde açılmaz seni görmezse çiçekler;
Sahil seni, rüzgâr seni, akşam seni bekler.
Gelmezsen eğer mevsimi nereden bilecekler?
Sahil seni, rüzgâr seni, akşam seni bekler."

Aynı yapraktan bir İbrahim Minnetoğlu şiiri:

"Ses ver uzak varlığından
Sensiz evrendeki
Her güzellik
Kalır karanlıkta!..
Gül kokusunda, muz yapraklarında.
Kerbelâ çöllerindeki kumda esen senin rüzgârındır.
Gel bulutla gel!..
Nisan yağmurlariyle gel!
Kırlangıç kanatlarında gel!
Gel ki göresin; nasıl kalmışım karanlıkta."

Not: Atatürk ve Mısıroğlu’nun aynı karede yer aldığı karikatürü Leman Dergisi’nden aldım.

YORUM EKLE