“Cumhurbaşkanım sizi seviyoruz!” seslerinin içinden başka bir ses şöyle seslendi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a: "KİT’lere Kadro, Şeker Fabrikaları’na Kadro Cumhurbaşkanım!”

Erdoğan suratını ekşiterek karşılık verdi sesin sahibine: "Ne kadrosu yahu. Çalışıyorsunuz işte!" Bu olay, 30 Aralık’taki AK Parti Kastamonu İl Kongresi’nde yaşandı. Ulusal ve yerel basında pek karşınıza çıkmamış olabilir, haber değeri bile taşımıyor demek ki! Ülke gündeminde olan taşeron işçisinin kadroya alınması, Cumhurbaşkanı’nın gündeminde yok anlaşılan.

Ülkemiz Cumhuriyet rejimiyle yönetiliyor, benim bildiğim ve istediğim cumhuriyette, Allah’tan başka kimseye kulluk edilmez, kula kulluksa suç ve yasaktır. En azından öyle olması gerekir. Devlet idarecileri vatandaşa kapı kulu gibi bakmaz, vatandaş da idarecileri insanüstü bir varlık gibi görmez! İdarecilerin sadaka dağıtır gibi bol keseden vaatler verip meydanlarda “size şunları yaptık, bunları verdik” diye övünmelerine “Allah rızası için, kendi kesenden mi yaptın, verdin bunları?” diyebilen bir vatandaş tepkisi göremediğimiz için de bizdeki idare böyle oluyor ne yazık ki!

Bazen “hayattan bunaldım” diyenlere hastaneleri ve mezarlıkları hatırlatmak isterim. Bu, ölümü gösterip de sıtmaya razı etme yöntemi değildir hem. Oralarda da insanlar var derim, türlü hastalıkların elinde inleyen, hastaneleri kapı kapı dolaşıp şifa arayanlar olduğu gibi bir zamanlar yaşayıp şimdi bir mezar taşıyla bize kendilerini tanıtanlar da var. Hastaneleri hastanız olmasa bile göz ardı etmeyecek, bir hastane önünden her geçtiğinizde orada bulunanlara Allah’tan şifa dileyecek hassasiyettesiniz diye umuyorum. Allah herkese sağlık, afiyet versin. Anadolu’nun herhangi bir şehrindesiniz ve insanlık hâli bu ya Allah etmeye, size ya da yakınınızın başına cerrahi bir müdahale gerektiren hastalık geldi. İşte böyle bir yurttaş genelde şehir hastanesi dolu olduğundan yakın şehirlere yönlendirilir, oralardan hastasını İstanbul’a Ankara’ya aldırmak için de şehrin belediye başkanlarına ve vekillerine dilenci gibi yalvarmak zorunda bırakılır. Çünkü bu 2 büyükşehrin hastaneleri tümenle hasta doludur, üstelik yoğun bakımlardaki yoğunluk da cabası.

Bu yalvarma kendisine-oğluna-kızına iş bulabilmek için de böyledir. Devlet memurluğu için mülakat aşamasında kaç kapı aşındırmak zorunda bırakılır vatandaş bilmez misiniz? Belediye başkanından tutun, vekiline kadar böyle gider bu. İşi görülen vatandaş sevinir, devletlü ise övünür kendiyle, “bak işte işini yaptım” diye. Seçimlerde oy ister bunun üzerinden, “senin işini, görmedim mi”? diye. Bu düzen böyle gider, kimse sorgulamaz, sorgulayanınsa başı beladan kurtulmaz.

İşte iyi yurttaş, kendini dilenci konumuna düşürenleri sorgulamayıp “benim işim görüldü, ötekinin görülmediyse bana ne?” diye düşündükçe yerel-genel idareciler de bu çarpık sistemin devamından yana olur, “insanlar bana muhtaç olsun ki benim seçilme nedenim sıcak kalsın” derler. Bu ülkedeki türlü keşmekeşin, çapraşıklığın nedeni de yurttaşların bu vurdumduymaz, bencil yanlarından değil midir? Sorarsanız, herkeste bir “korkuyorum” lafı hazırdır oysa ki bu ülkenin bağımsızlık marşı “Korkma!” diye başlar. “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek, el etek öpmekle dudak aşınmaz” sözleri de toplumumuzun bu sorunlu yanını yansıtır.

Bize dokunmayan yılan bir başkasını, belki de tanıdığımız birini, korkutacaktır, köprüyü geçene kadar tüm ayılara saygılı davranıp onlarla mücadele etmemek köprülerin başını tutmuş ayıların iktidarını perçinleyecektir (buradaki ayıların doğadaki ayılarla alâkası yoktur) ve biz 5 vakit namazın her rekâtında “yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” deyip de Allah’tan başka bir güç tanımamamız gerekirken güçlü gibi görünen kimi mekanizmaların karşısında el pençe divan durarak sümme haşa onlara insanüstü varlık muamelesi yaparak Hz. Allah’a şirk koşmuyor muyuz diye düşünülmez mi?

Kastamonu Şeker Fabrikası’nın temelleri 1957 yılında Başbakan Adnan Menderes tarafından atılmıştı. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devam eden sanayileşme politikası ve 5 Yıllık Kalkınma Planları’nın önemini kaybetmediği, devletin fabrika açtığı, olanları satıp savurmadığı yıllardı o yıllar. Sadece köprü ve otobanlarla övünmüyor, Avrupa’nın bizi bunlardan ötürü kıskanmasından bahsetmiyordu devlet adamları.

Şeker Fabrikaları’nın nam-ı diğer TÜRKŞEKER’in özelleştirme kapsamına alınması, DSP-MHP-ANAP Koalisyon Hükümeti’nin IMF’ye verdiği sözler sonucunda(Niyet Mektubu) 2000 yılında başlamış 3 Kasım 2002’den itibaren ülkeyi yöneten AK Parti iktidarı tarafından da kesintisiz savunulmuştur. Maliye Bakanı Naci Ağbal, “şeker fabrikaları benim gözümün bebeği… İşçilerimiz, sendikalarımızla şeker fabrikalarının daha da büyümesi için çalışmalar yapacağız. Tabii özelleştirme de yapacağız” diyeli daha yeni 2 ay oldu!

Geçtiğimiz Eylül ayında Kastamonu Şeker Fabrikası’nın 55. Kampanya Açılışı’nda da Şeker-İş Kastamonu Temsilcisi Ali Çuhadaroğlu şöyle konuşmuştu:

Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir kanun yok. Kadro istiyoruz kadro verilmiyor. Yeniden eleman alalım diyoruz, özelleştirme idaresi müsaade etmiyor. Mevsimlik arkadaşlarımız en az 25-30 senedir kadro bekliyor ona da olmaz deniliyor. Kime eziyet ediyoruz. Çalışanlara mı, fabrikaya mı yoksa memleketimize mi? Bir türlü anlam veremiyorum… Cellâdını bekleyen mahkûm gibi asılmamızı bekliyoruz. Satıldı satılacak. Özelleştirme idaresi sat kurtul mantığında… Soruyorum sizlere altın yumurtlayan tavuğu kesmek hangi akıl ve mantığa sığar? Üretim yapan bir yere destek verilmesi gerekirken köstek olunuyor. Tatlandırıcı lobileri bizim ülkemizde her zaman en üst düzeyde desteklenerek pancar şekeri ve çiftçisi yok edilmeye çalışılmıştır. 21 yıldır fabrikamıza bir tek işçi alınmadı. Bundan 18 sene önce 800-850 kişi arasında çalışanımız vardı. Şu anda daimi ve mevsimlik olarak çalışan sayımız sadece 209 kişi.”

Sendika Başkanı’nın, fabrikaların Özelleştirme İdaresi’nden alınıp Sanayi Bakanlığı’na devredilmesini istemesi ve özelleştirmelerle ilgili olarak da ülkedeki “özelleştirmelerin şahısları zengin etmek ve fabrikaları birilerine peşkeş çekmek” demesi, açılışta bulunan AK Parti Milletvekili Metin Çelik’in özelleştirmeler hakkında “dünyadaki ekonomik gidişatın Türkiye’nin ekonomisi üzerine 80’li yılların başından itibaren çizdiği rotanın bir devamı niteliğinde olduğunu” belirtmesine ve iktidarları döneminde konuya “stratejik” yaklaşıldığını söylemesine neden olmuş. Vekilin bu “stratejik” yaklaşımı şu özelleştirmeler için de geçerli miydi acaba?

TÜRKTELEKOM, TÜPRAŞ, PETKİM, TEKEL ve en son TÜRKİYE PETROLLERİ. Önceden satılan limanlar, araç muayene istasyonlarından bahsetmedik daha. Sahi nasıl bir “stratejik” yöntem izlendi bu kurumlar satılırken?

Vekilin söylemine göre “dünyadaki ekonomik gidişatın çizdiği bu rota”yı sorgulamadan, kayıtsız şartsız savunmak mıdır idarecilerin görevi? “Aman efendim devlet, fabrikaları elinde tutup üretirse komünist devletlere benzeriz!” diyenler de yok değil. Bu “sat-sav” mantığı, kentsel dönüşümle müteahhit zengin etme, hafriyat araçlarıyla kalkınma planlama ve özellikle inşaat alanında bitmeyen, her sene de artarak devam eden işçi ölümlerini görmezden gelme vicdansızlığı ülkemizin yararına mıdır?   

Kimin Eline Dizine Dursun?

Önce “bir asgari ücretli 2002 yılında ne kadar süt, et ve mazot alıyordu, 2018’de ne kadar alabiliyor?” kıyaslaması yaptı sonra da aynı yılları baz alarak asgari ücretli bir çalışanın 90 aylık maaşıyla alabildiği 1.4 motorlu sıfır km bir otomobili şimdi 42 ayda alabileceğini savundu Başbakan Yardımcısı Hakan Çavuşoğlu. Cumhurbaşkanı da “Beyefendiler beğenmiyor” diyerek bu tartışmadaki yerini baştan almıştı. 2002’deki ücretle şimdikini kıyaslamış ve “eline diline dursun ya nereden nereye?” diye de veryansın etmişti. Bu arada Cumhurbaşkanı’na 2018 bütçesi içerisinde aylık 39 bin lira, vekillere de 18 bin lira gibi “cüzi” bir maaş layık görülmemiş gibi konuşuluyor! Bu şartlar altında devleti idare ediyorlar da beğenmiyor bazı muhalifler, olacak iş mi?!

Şu sözler kimin peki?

Bir bardak çay 1000 lira, simit 1500. Ne yaptı? 2500 lira. 3 tane çocuğunuz, hatun 4, siz 5. Bakın, çay ve simidin dışında bir şey yemeyeceksiniz. Bir hesap yapıyorum size. 5 kere 2500 ne yapar? 12500 lira, bir öğünde. Günde 3 öğün ne yapar? 37500 lira, 40 bin lira deyin. Ay 30 gün ne yapar? 1 milyon 200 bin Türk Lirası. Asgari ücret 910 bin lira net. Değerli kardeşlerim bu zalim yönetim, bu aziz millete bir bardak çayla bir simidi bile layık görmüyor. Bunların peşinden nasıl gideceksiniz? Evin kirasını kim ödeyecek, elektrik parasını kim ödeyecek, su parasını kim ödeyecek, çoluk çocuğun okul parasını kim karşılayacak? Soruyorum sizlere! İşte ekonomik durum bu!”

Erdoğan’ın 1993 yılında Refah Partisi’ndeyken yaptığı bir konuşmanın sözleri bunlar. Bugünkü çay-simit fiyatları üzerinden bir hesaplamaya girmiyorum, ola ki yüzleri kızarır birilerinin! Kızarır mı dersiniz? Şimdi biz sormayalım mı Cumhurbaşkanı’na “nereden nereye” diye?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Serap Kayacan 2018-01-11 12:41:31

AKP sözcüleri kadının özgürlüğüne, kazanılmış haklarına ve toplumsal statüsüne saldırıları, gündelik hayatın din tahakkümüyle şekillendirilmesini “özgürlük, demokrasi, vesayet yıkımı” olarak lanse ediyor; Diyanete dönük en küçük bir eleştiri de “darbecilik” olarak adlandırılıyor.