Yalnızlık Bakanlığı ve Kastamonu Köyleri

İngiltere’de geçen ay “Yalnızlık Bakanlığı” kuruldu. Ülkemiz medyasında pek de işlenmeyen bu haberin, İngiltere’yi bilenleri şaşırtmayacağı söylenebilir. Çünkü İngiltere, sanayileşmenin ve dolayısıyla da kapitalizmin ana vatanı olarak kabul edilir. Jack London’un 1902 yılının Londra’sını bizzat gözlemleyerek anlattığı Uçurum İnsanları romanını okuduğunuzda, bu Yalnızlık Bakanlığı’nı normal karşılarsınız. Theodore Parker’ın “İngiltere zenginlerin cenneti, akıllıların arafı ve yoksulların cehennemidir.” sözünü eserine alan yazarın Londra’da gözlemlediği hayatla ilgili tespitleri arasında şunlar da var:

“Eğer bu, uygarlığın insan için yaptığı en iyi şeyse, o zaman bize uluyan, çıplak vahşeti verin. Yabani topraklarda, çöllerde, mağaralarda ve inlerde yaşamak, makineye esir olup bir Uçurum’un dibinde yaşamaktan çok daha iyidir.” (Jack London, Bordo Siyah Yayınları, Çevirmen: Osman Çakmakçı)

İnsana karşı işlenen suçların, mülke karşı işlenen suçlardan daha önemsiz görülmesini, İngiltere gibi kapitalist toplumların özelliklerinden sayıyor yazar. İngiliz demokrasisi diye övülen kavramın gerisinde böyle bir vahşet ve adaletsizlik olduğunu düşünenler var mıdır acaba?

Ülkede 9 milyon insanın yalnızlıktan etkilendiğini ve yalnızlığın günde 15 sigara içmek kadar zararlı olduğunu, ismi ilginç gelebilecek olan bu bakanlıkla ilgili haberlerden öğreniyoruz. Boşuna yazmamış Orhan Veli, Akşamüstüne doğru, kış vakti / Bir hasta odasının penceresinde / Yalnız bende değil yalnızlık hali…” diye.

Geçen akşam TRT’nin belgesel kanalında daha önce 2 kez izlediğim güzel bir belgeselle bir kez daha karşılaştım: “Daha Güzel Bir Hayat” isimli bu çalışmada, Kastamonu’nun Pınarbaşı ve Azdavay köylerindeki, gönlü genç ama yaşı ileri insanlar konu edinilmişti. Kartpostallık manzaraları olan bu köylerde, yazları bile genç nüfus yoktu ve bu güzel insanlar da köylerden çekilince ıpıssız köyler ortaya çıkacaktı. İnsanların eski neşeli ve kalabalık günlerini aradıklarını gördüm. Bunun hüznünü taşıyorlardı belgesel boyunca. Bir yandan da büyükşehirlerde tutunma mücadelesindeki, türlü şehirlerden gelmiş insanlarımızın dramıyla kıyasladım bu hâllerini, çıkamadım işin içinden. “Doğduğun değil doyduğun yerde…” diye çıkıveriyor halkımız bu karmaşıklığın içinden. Belgesel 2015 yapımı, aradan geçen 3 senede bu köylerde olumlu bir değişme oldu mu, bilmiyoruz. Bilen varsa haber gönderirse seviniriz. Çünkü aldığımız haberler hiç iç açıcı değil. Örneğin; TÜİK rakamlarına göre köyden kente göç, hız kesmeden devam ediyor. Köydeki gençler, şehir ve ilçe merkezlerindeki esnafın, türlü tacirlerin sigortasız ve asgari ücretten yoksun çalışanları arasına katılıyor ya da büyükşehirlerde iş sahibi olmaya çalışıyor. İleri yaştaki insanlarımızsa sert iklim şartlarından ötürü isteseler de köyde kalamıyorlar.

Tarım ve Hayvancılık Bakanı’nın açıkladığı, köyüne dönene 300 koyun projesinin ilgi görüp olumlu sonuçlanmasını temenni ediyoruz. Koyun yetiştiriciliği için uygun olmayan köylerimiz için hangi projeyi düşündüklerini de öğrenmek isteriz.

Devlet Madalyası ve Vali’nin Konuşması

Ayhan Kurtçu ve Fatih Şalgam. Bu iki ismi hatırlıyor musunuz? Onlar 5 Eylül 2012 tarihinde birçok ihmalin sonucunda Afyon’da meydana gelen mühimmat deposu patlamasında şehit olan 25 askerden ikisiydi. Üzerinden 6 sene geçen bu acı olaydan sonra devletimiz bu iki askerimizin ailesine Devlet Övünç Madalyası ve Beratını daha yeni verebildi.

Kastamonu Valisi Yaşar Karadeniz, terörden ve PKK’dan bahsettiği konuşmasının sonunda “Tabii ki gönlümüzden geçen şehit ve gazinin olmamasıdır ama şunu da biliyoruz ki bu güzel coğrafyada var olacaksak, bu mücadeleyi sürdüreceksek şehitlerimiz olacaktır.” gibi bir cümle kurmuş. Vali Bey’e bu askerlerimizin çatışmada değil Afyon’daki mühimmat deposundaki patlamada şehit olduklarını birisinin hatırlatması gerekiyordu, anlaşılan bu yapılmamış. Yerel-Genel idareciler, böylesi konularda daha titiz ve hassas olmayı ihmal ettiği zaman isimleri de icraatlarıyla değil, yaptıkları yanlış konuşma ve davranışlarla birlikte anılır. Afyon’daki patlamadan sonra şehre gelen dönemin Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’e kilim hediye eden Vali İrfan Balkanlıoğlu’nu unutmadık mesela.

Olaydan sonra “taksirle ölüme ve yaralamaya neden olma" suçlaması ile açılan davada, patlamanın üzerinden 6 yıl geçtikten sonra 8 Ocak’ta karar çıkabildi. Tutuksuz yargılanan; Bölük Komutanı Binbaşı Ali Duran ile Afyonkarahisar 500'üncü İstihkâm Ana Depo Komutanlığı 4'üncü Mühimmat Bölge Komutanı emekli Kıdemli Albay Veysel Özbay 13 yıl 4'er ay, eski Üsteğmen Tuncay Aydın ise 6 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Bakalım cezalar uygulanacak mı?

Ülkemizin şehirlerinde, ilçelerinde hatta köylerinde gezerken şöyle bir dikkat edin. Okullara, sokaklara, caddelere, karakollara, otobüs duraklarına hatta çeşmelere şehitlerimizin ismi verilmiş. Durup düşünen var mı acaba bunca şehidin hikâyesi neydi diye? Yoksa yüreği hassas insanlarımız da şehitlerimizin sayısının artmasını normal karşılayan idareci anlayışına yenik mi düştü?

“Savaşa Hayır” ve “Kızılelma”

Afrin Operasyonuna karşı ülkemizde doğal olarak farklı görüşler var. Kimi “Savaşa Hayır” diyor, kimi “Kızılelma” benzetmesi yapıyor. Bu işin ortasında bir yerde buluşmaya çalışarak, “Savaşa hayır ama ülke güvenliği için gerekli bir durumsa müdahale edilmeli.” diyenlerinse sesine dikkat edilmiyor. Çok mu zor böyle düşünmek? Eğer demokrasi lafta değilse herkes görüşünü ifade edebilmeli. Bu farklı görüşler yüzünden mi son zamanlarda şehit haberlerini sık almaya başladık? Kimsenin, Mehmetçik üzerinden kabadayılık taslamaya da, işgalcilik yakıştırması yapmaya da hakkı yok. Bir yandan ABD’ye rağmen Suriye’de bir şeyler yapmaya çalışan bir Ankara, diğer yanda ABD’yi net olarak karşısına almaktan çekinen bir Ankara. İkisi arasında gidip gelen bir görüntü var. Suriye’yi bataklığa çeviren ABD ve Rusya emperyalizmi arasında mekik dokumakla kendi politikamızı yapmaya çalışmak arasındayız. Komşumuz Suriye’ye ortalama bir devlette bulunmayacak çeşitte ve sayıda silah yığılırken konuşmak dışında bir şey yapamadık, şimdi Silahlı Kuvvetler’in üzerine sorumluluğu yükleyerek bir çözüm bulmaya çalışıyoruz. Askerimize yapılan saldırılarda kullanılan silahların hangi ülkeye ait olduğunu açıklamaksa kimseyi şaşırtmayacaktır. Rusya ve ABD dışında bir ülke çıkarsa belki bu şaşırtıcı olacaktır, o da mümkünse tabii!

Çocukluğumdan bu yana savaşsız bir dünya göremedim. Körfez ve Bosna Savaşları, Irak’ın işgali, ülkemizde yıllardır bitmeyen terör ve Suriye Savaşı. Silah üreten ülkeler, üretimden ve bu silahları, kendi sorunlarını çözmelerine fırsat vermedikleri bölgelere satma politikasından vazgeçmedikçe bizden sonraki kuşak da savaşsız dünyayı göremeyecek gibi. Ne yapmalı? Kafalarının iyi şeylere çalıştığı şüpheli birkaç delinin (akıl hastanelerindeki delileri tenzih ederim) yönettiği bir dünya var, onları ve onları seçen insanları değiştirmedikçe, insanın içindeki “hep daha fazla” isteğini köreltip terbiye etmedikçe işimiz zor görünüyor. Yine de umutsuzluğa kapılmak yok. Ümit Yaşar’dan bir şiirle noktalayalım:

Anlamıyorum
Şu mavi gökyüzünde
Ne işi var kara bulutların
Gitsinler efendim gitsinler
Başka yere gitsinler

Mavi biraz daha mavi

YORUM EKLE