Aşk Yazarı Mustafa ÇİFCİ

Baba ocağı

Aşk Yazarı Mustafa ÇİFCİ

  • 295

Baba ocağı hepimizin gurur duyduğu, gönlümüzün en büyük dağı…

Nerede ve nasıl yaşıyorsak yaşayalım, en çok kendimiz olduğumuz, hayatımızda en çok sevdiğimiz, doğup büyüdüğümüz, her şeyiyle bizim olan evimiz baba ocağımızdır…

O evde, aldığımız her şey ölene kadar kanımızda dolaşacaktır…

O evde, yaşadığımız her şey bizi derinden etkileyecek, içten bir bağla tüm ruhumuzu oraya bağlayacaktır.

Aile dediğimiz olgu; gelişen her bir olayda, sevinçte, hüzünde, aynı ortak duyguları tüm bireylerin hissedebileceği tek yerdir. Ortak duyguları herkesin hissetmesini başka bir yerde bulmak asla mümkün değildir.

Mutluluğun ne olduğunu ilk ailede öğrenir insan. Evlenip ayrılıp giden olduğunda ayrılık hüznünü ilk ailede yaşar. Nasılda üzülür, sanki içinden bir şeyler kesilir gibi, sus pus olur, konuşamaz. Belki de bu dünyanın en şanslı insanları, mutlu bir aile içinde dünyaya gelmeleridir. Bütün yaşamı, insanın her şeyini etkileyen o sıcak yuvanın içinde olmak çok şey demektir.

Çocukken kardeşlerinle aynı yatakta yatmadıysan cümbür cemaat, uykudan uyandığında üstü açılan kardeşin üstüne yorganı örtmediysen, o yatağın içinde kardeşinle kavga etmediysen, kavgan yüzünden annenden dayak yemediysen, kimi zaman aynı pijamayı giymediysen ve aynı tasın içinden çorbayı kaşıklamadıysan…

Sen nereden bileceksin ki, aynı tasın içinden içilen çorbanın o bulunmaz lezzetini, aynı kabın içinden yenilen meyvenin en büyüğü, en güzeli en sona kaldığını görmediysen, en iyisinin değil, en ufağının seçilerek alındığını, en iyinin kardeşe saklandığını kalbinle hissetmediysen, nereden bileceksin paylaşmanın ilk önce insanın kalbinde başladığını…

Ve ilk aşkını, kız kardeşinle paylaşıp, ondan öğütler almadıysan, “senin o arkadaşında çok güzelleşti, onu bana ayarlasana” dediğinde yüzüne bir tokat yemediysen… “Hayır olmaz, o arkadaşımın şöyle, şöyle özellikleri var, sana göre değil”, diye cevaplar almadıysan, bir insanı tanımanın nasıl olduğunu nereden öğreneceksin ki..

Annenin dizine uzanıp kızlarla ilgili konuşup gülüşmediysen, kimi sözlerinde annen eliyle ağzını kapatıp, “kızlara öyle söylenmez, ayıptır, onlara bunları söylemen gereken sözler” diyerek sana ilk aşkın samimi sevgisini, söylenmesi gereken güzel sözleri anlatmadıysa… Sen nereden öğreneceksin ki, kadınlara kaba laflar edilmeyeceğini…

Annen- baban tartışıp evin içinde ulu orta kavga ederken, kavga sonunda baban herkesin içinde anneni zorla tutup öpmediyse, “tamam, kızma, seni seviyorum, bebeğim, aşkım, bir tanem” gibi sevgi sözleri söylememişse, evlendiğinde karınla barışma yolunu nereden bileceksin…

Evin içinde, baban, annenin alnından, yüzünden öperken, annenin, “yapma, çocuklar görüyor” derken, aslında anne babanın çocukların yanında da sevgilerini gösterebildiklerini yaşamamışsan nereden bileceksin ki evlendiğinde çocuklarının yanında sık sık eşini öpmen gerektiğini..

Evlendiğinde nasıl olacak, en ufak bir tartışmada yatak odasından kalkıp salona uyumaya mı gideceksin? Barışmak için eşine çiçek, böcek mi alacaksın? Pahalı, aslında hiçbir işe yaramayan hediyeler alarak mı gönlünü alacaksın? Barışma süresini, yatağına geri dönmesini aldığın hediyenin ücretine göre mi tayin edeceksin?

“Sana bunları, bunları aldım, sen hala beni mutlu etmiyorsun” mu diyeceksin?

Oysa hiçbir eşyanın ruhu yok, biliyorsun değil mi?

Hiçbir şey, bir öpücüğün yerini alamayacak bu dünya da, her ne olursa olsun, içten bir sarılmanın yeri asla başka şeylerle dolmayacak, doldurulamayacak…

Çocukken elbette kavga edeceksin, dövüşeceksin kardeşinle, büyüğünden dayak yiyip, küçüğünün canını yakacaksın bazen, kavgasız, gürültüsüz ev mi olur? Ama kavganın sonunda hatanın kimde olduğunu ortaklaşa konuşup, hatayı birlikte tespit edip, hatalı olan özür dileyip, işin sonunu tatlıya bağlayıp, “tamam hata benim, eşek olan benmişim” diyerek kardeşine sımsıkı sarılmamışsan. Evlendiğinde tartışmanın sonu nasıl bitecek? Kimin haklı, kimin haksız olduğu ortaya nasıl çıkacak? Ufak, tefek tartışmalar büyüyüp, “biz anlaşamıyoruz, ayrılsak mı acaba?, diye ihtimaller mi olacak?”

Çözülemeyen sorunları dolaplara mı saklayıp görünmez edeceksiniz? Yüreğe sığmayan hangi acı, hangi hüzün saklanabilir ki. İnsanın yüreğine dar gelen acı, hangi odaya sığabilir ki? Ve saklanan, gizlenen her sorunun gelecek ilk tartışmada daha da büyüyüp patlamaya hazır bir bomba gibi ellerinize yapışacağını söylemem gerekiyor mu bilmiyorum…

Çözülmeyen her sorun yeni mayın tarlaları oluşturacak, biriken mayınları tek başınıza temizleyecek gücünüz de olmayacak sonunda…

Çünkü insan bazı hüzünleri hep tek başına yaşıyor, tek başına sabahlıyor, tek başına acı çekiyor…

Yardım için birilerini çağırdığınızda, size yakınlar eşinizi suçlayacak, eşinize yakın olanlar da kabahatin sizde olduğunu savunacaklardır. Bu her zaman böyle olmuştur.

Sizin, o dört duvar odasında çözemediğiniz hiçbir sorunu asla başkaları çözemeyecektir. Sizin büyüklüğünüz aslında paranız, pulunuz, mevkii makamını değil, içinizdeki sorunların ne kadarını çözebildiğinizle ilgili bir durumdur. İnsanın oturduğu koltuk ne kadar görkemli olursa olsun, konuşmacının kürsüsü ne kadar gösterişli olursa olsun sözlere bir katkı sunamayacak olması gibi… Sözlerin sonunda kendini ne kadar beğenmişsen, kendinle ne kadar gurur duymuş, ne kadar sevinç duyabilmişsen sen o kadar büyüksün demektir.

Eşyaların ruhu yok!

Ruh, içimizde tutunabilen hep bizimle yaşayan anılarımız….

O kadar koştur, o kadar çalış, o kadar çabala sonra git pahalı koltuklara parayı yatır. Üstüne örtüler ört. Üstleri bozulmasın diye ayaklarını uzatıp yatma. Var mı bir anlamı? Boş ver o pahalı koltukları, o markalı yemek tabaklarını. Sen git sıradan koltuklar al, paşa gönlün nasıl isterse öyle uzan, yat yatabildiğin kadar. Bozulsun, yırtılsın ama aldığına değsin, kullan. Boş ver o markalı tabak çanakları,  sen tencerede pişir, tabağında ye, düşsün kırılsın, temiz olsun yeter, boş ver. Yeter ki gönlün kirlenmesin, yeter ki kırılmasın….

Hangi lüks arabayla gidersek gidelim bir yerlere, araba sokakta kalacaktır. Orada insanlarla geçirdiğimiz samimi anılarımız kalacak geriye. Hiç kimse bizi, arabamız pahalı, telefonumuz son model, giysilerimiz markalı diye sevmeyecektir. Bizi hatırlayanlar sadece tatlı sözlerimiz, samimiyetimiz olacaktır. Nesneler sadece fiziki kullanımlar içindir, süreleri bellidir. Bütün bunların kıymetini, değerli, değersiz olanın ayrımını baba ocağından aldım ben.

Babam asla kavgalarında bizi karıştırmazdı. Biz, annemizi korumak için babamıza laf söylediğimizde annemiz de bize kızar, “karışmayın siz”, derdi. Babamda, “O benim karım, size ne?” diye bize tepki gösterirdi. Ben o günlerde öğrenmiştim; bir kadının evdeki durumu her zaman kocasından yana olması gerektiğini... Annem bize değil, öncelikle babama sahip çıkardı. Ve ben o çocuk kalbimle bunu anlamazdım.

Mutluluğun kaynağı evde başlar her zaman. Evdeki durum iş yaşamını da etkiler. Aile sevgisi evde çoğalır. Sevgi, ilk önce ailede öğrenilir. İşte bu yüzden insanlar karılarının, kocalarının kıymetini sağlıkta yaşarken bilmeleri gerekir. Bir kadın için önce eş gelmeli, sonra çocuklar. Çünkü hastane odasına düşmeye görün, pijamanızı değiştirecek tek kişi eşiniz olacaktır. İnsana en yakını eşi olmalıdır. Eşinizden sakladığınız bir sır olmamalı, gizli, saklı bir dolap çevirmeye değmez. Ve unutmayın ki; güvenin yıkımı en acı yıkımdır. Sır olacak işler yapmaya, yüzüne söylenemeyen sözlerin başkasına söylenmesine, hiç gerek yok…

Çocukluğumdan şahit olmuştum, bir alışveriş alım satımla ilgili bir durumdu sanıyorum, babamla satışı biraz tartışıyorlardı. Annem de araya girmiş, karşı tarafa sözler söylemeye başlamış, bu işten vazgeçilmesinin daha hayırlı olacağına dair bir şey söyleyip adamın kolundan tutup babamdan uzaklaştırmıştı. Eve dönüş yolunda babamın siniri geçmemiş adama söylenip duruyordu. Hiç unutmam, annem babama dönüp; “sen haksızsın biraz, tamam adam da haklı değil ama o konu da yanılıyor, senin de söylediklerin doğru değil” dediğinde babam; “orada niye bana sahip çıktın, orada söyleseydin hatalı olduğumu” demişti. Annem de, “önce sana sahip çıkmam lazım, zaten tepki görmüşsün karşıdan, kızmışsın, sinirlenmişsin bir de ben mi üstüne gelseydim, tamam neyse zaten iptal ettik, boş ver”, deyip konuyu kapatmıştı. Annem böylece işten vazgeçmeyi sağlamış, babamın hatasını başkasının yanında söyleyip karı koca arasında evde devam edecek bir kavgayı önlemişti. Canım annem…

Sana bir şey diyeyim mi dostum; hangi yatak olursa olsun, dünyanın en pahalı yatağında yatmış olsan da çocukluğundaki o yatağın sıcaklığını asla ve asla bulamazsın. Nerede kahvaltı yaparsan yap, birlikte kaşıklanan o tasın içindeki çorbanın tadını asla ve asla bulamazsın…

Uzun zaman aradan sonra bir araya geldiğinizde gecenin bitmiş olduğunu, “hadi yatalım artık, yatsı ezanı okunuyor” dendiğinde, aslında okunan ezanın yatsı değil sabah ezanı olduğunu perdeleri araladığınızda aydınlanmaya başlayan havadan anlamamışsanız nereden bileceksiniz sohbetlerin derinliğini. Gülmekten karnınız ağrıyıp, gözleriniz kanlanmadıysa ağız dolusu güldüm diyebilecek misiniz? Bence çok zor, çok zor değil hatta imkânsız…

Ne kadar çok açıkmış olursanız olun, o sofraya babanın gelmesini, baba yemeğe başlamadan yemeğe başlayamadıysanız, beklemediyseniz, birlikte yemek yemenin tadını nereden bileceksiniz. Bunları yaşamadan nasıl hissedeceksiniz…

Bir şey daha var, ne kadar mutlu bir yuva kurmuş olsan da, o ilk çocukluğun, o ilk baba evinin sıcaklığı yine bunların yerini tutmayacaktır.

Diyelim ki çocukluğunda yaşamadın bunları…

O zaman bulduğun, o lüks dediğin her ne varsa, onları iyi sayacaksın, burada haklısın ama sana samimi olarak söyleyeyim dostum, o kardeşin, o çocukluğun, o ailenin sıcaklığını asla satılmıyor, satın alınmıyor işte.

Babamın beni okulda ziyaret edişindeki, öğretmenlerimin yanında bana sevgiyle bakışındaki tadı başka hiçbir yerde alamadım bu yaşıma kadar, bu ölene kadar da hiç değişmeyecek sanırım. O kadar başarılı işler yaptım, o kadar ödüller aldım, o kadar plaketler aldım ama hiç birinde babamın bakışındaki o tat yoktu…

Hiç unutmam, Ankara’ ya ilk gidişimdi babamla birlikte. Misafirlerle buluşmuş, günün sonunda bir iş bitince babama, “artık biralar senden hocam” demişlerdi. “Elbette”, demişti babam, “lafı mı olur, nereye isterseniz gidelim” Babam severdi öyle şeyleri. Annem, evimize gelenlere yemek yedirmeden göndermezdi. Yemek arası olmasına bakılmaz o sofra mutlaka kurulurdu. O günün akşamında bir bara gitmiştik. Yarı aydınlık bir yerdi. Masalar dolu, ortalıkta omuzları açık kadınlar vardı. Babam hepimize bira söylemiş ve beni de ayırmamıştı. Arkadaşı, “delikanlı için limonata da vardır hocam” dediğinde, hiç unutmam babam, “hayır, ne limonu adam oldu artık, bira içecek bizimle” demişti. Ne kadar gurur duymuştum o gün, koltuklarım kalkmıştı, adam olmuştum o gün. Babamın gözünde büyümüştüm, bundan daha önemli bir şey yoktu benim için. Okuluma, derslerime dikkat edecek, adam olmaya çalışacaktım. Sohbet arasında büyük bardaklarda biralar gelmişti. Hepsi, bardakları alıp hızlı hızlı birkaç yudum içmişler, buz gibi, çok güzel oldu, gibi şeyler söylemişlerdi. Bende bardağı alıp susamış halimle büyükçe bir yudum almış, aldığım gibi de yarısı dışarı, yarısı nefes boruma kaçmış, ağzımdan burnumdan biralar masanın üstüne dökülmüştü. Bu bira denen şey hiç limon suyuna benzemiyordu. Yan masadan gülenler olmuştu. Çok utanmıştım, yerin dibine girmiştim. İmdadıma yine babam yetişmişti. “Olur, böyle şeyler, boş ver dökülsün, sen devam et alışırsın.” Diyerek bana sahip çıkmıştı. Ben cebimdeki mendili çıkarıp dökülen biraları silmeye çalışırken babam, “boş ver şimdi gelirler temizlemeye” demişti. Ve eklemişti, “bende ilk defa içtiğimde çocukken öyle olmuştum.”  Şimdi hatırlıyorum da, babam benim için o gün orada yalan söylemişti. Çocukluğunda çoğu zaman çarık giydiğini söylerdi, birayı nereden bulacak da içecek. Bu arada yanıma içki servisi yapan kadın geliyor, yanıma oturuyor, saçlarımı elliyor ama ben utanmaktan kadına bile bakamıyordum. Şimdi ne zaman bira içsem bu anımı anımsar tatlı bir tebessüm oluşur yüzümde… O tat, o sevgi, o her neyse o farklı, o bambaşka bir şey işte…

İlk birasını babasıyla içen, yüzüne gözüne bulaştıran ama olur böyle şeyler denip adam yerine konulan çocuktum ben…

Daha sonra köye döndüğümüzde ya da başka zamanlarda bu konu hiç konuşulmadı, unutuldu gitti. Anneme de söylemedik nedense, belki babam, öylesi mekanlara benim gitmeme annem kızacak diye söylemedi babam. Belki de gerçekten unuttu. Babamın sağlığında da hiç aklıma gelip konuşmadık ama o olay benim iç dünyamda tatlı bir travma oluşturmuştu. Şimdi tüm hatıralar gözlerimin önünden geçerken, yüreğimin tam ortasından içimi delerek, acıtarak, kanatarak geçiyor. Binlerce hasretin, binlerce özlemin, binlerce duygunun ağırlığında gözlerim doluyor.

Ne zaman köyüme gitsem, evimizin önüne varmadan babam dışarı çıkmış, bizi beklerken görürdüm. Yoldan ayrılıp kapımızın önüne kadar yaya yürüdüğüm yüz metrelik yol bana çok keyif verirdi. Sanki o yolda yürürken hiçbir sıkıntım yokmuş gibi rahatlar, başım yukarı kalkmış, göğsüm ileride, kollarımı gere gere yürürdüm. O yürüyüş, hayatımda yürüdüğüm en görkemli yoldu benim için. Kapının önünde babam dururken her şey daha da güzeldi. Evimdeydim, köyümdeydim ve hiçbir kuvvet beni yıkamazdı.

Bir yerlerde durgun, işinde yavaş, yüzünde bir hüzün görünce o yapamaz, o edemez, o paylaşmaz, sessizdir hep, kalabalık ortamlarda hep bir başınadır oturur, herkes gülerken o başını çevirir, gülmeyi pek sevmez, demeyin. Belki de babası yoktur.

Sevgi ve aşk bu dünyadaki en büyük güç. Şiddet, bu duyguların eksikliğinden çıkıyor. Aşkın özlemini çekenlerden olma, aşkını bir bina gibi inşa et, yap, kur. Çünkü aşk; tüm insanlara yakışan en güzel duygudur. Aşkı doya doya, kana kana, avuç dolusu bir çeşmeden su içer gibi iç. Her şey olduğu gibi kalsın gönlünde, sonuçta kimse değişmeyecek. Sen aşkını yaşa, dünyan güzelleşsin. İlk öpücüğün heyecanını başka nereden alabilir ki insan? İki dudağın sıcaklığını başka ne verebilir, başka ne hissettirebilir ki? Sanırım hiçbir şey değil mi? Ve hepimizin tek bir hayatı var. Ve hiçbir hayat, hiçbir yaşam birbirine eşit değil. Yapmamız gereken tek şey, bize verilen bu hayatı olabildiğince güzel geçirebilmek. Hayatı sevebilmek…

Birçok farklı duygu var yaşamda. Bir babanın oğlunu askere yol etmesindeki o müthiş duygu. (Tanrım ne çok ağlamıştım) Bir annenin kızının elindeki kınasıyla evinden yolcu etmesi, bir babanın uzun bir zaman aradan sonra evine dönüp çocuklarına sarılıp koklaması, sanırım yaşanmadan asla hissedilemeyecek duygulardan birisi olsa gerek…

Bazı şeyleri yaşamadan öğrenmeye çalışmak, çeviri kitaplardan bir şeyler öğrenmeye benzer. Kendi içinde, kendi memleketinde olmayanı anlamaya çalışmak, kuru ekmeğe muhtaçken pasta tarifini ezber etmeye benzer. Ne tadını tutturabilirsin ne de tuzunu. Sevgi yoksa her şeyin bulanık, her şeyin kötü görünmesi normaldir. Oysa yaşam bir mucize, doyumsuz bir güzelliktedir.

Yazarın Diğer Yazıları