Basınımızın “Uğur”suzluğu ve KSK’nın borçları!


“Çocukluk yıllarımda televizyonda izlediğim görüntülerde, parçalanmış bir Renault 12 ve olay yerinin süpürülmesini hatırlıyorum. Ve sonrasında yakılacak türkü hâlâ kulaklarımdadır:

‘Bir pazar sabahıydı Ankara kar altında
Zemheri ayazıydı yaz güneşi koynunda
Ucuz can pazarıydı kalemim düştü kana
Zalımlar pusudaydı bedenim paramparça.’

Okuduğum ilk kitabı, 80’li yıllardaki köşe yazılarından oluşan ‘Devrimci ve Demokrat‘ kitabıydı. Bu yazılarda sözde demokratik siyasi yapımızı, 24 Ocak Kararları’nın sonuçlarını, Özal uygulamalarını, darbe öncesi sıkı Marksist görünenlerin darbe sonrası Özalcı liberal amigoculuğunu, ASALA-PKK terörünü, devrimci siyasetin nasıl olması gerektiğini ve Türk solunu konu ederek etkili bir yazı üslubuyla işliyordu.

Uğur Mumcu, Türk basın tarihinde önemli bir kilometre taşıdır. Araştırmacı gazeteciliğin tartışmasız en yetkin temsilcisidir, bu anlamda âdeta bir bayraktır. Onu, biz okuyucularından, sevdiği yoksul ve dürüst halkından ayıran güç, 90’lı yılların başında uygulamak istediği proje için önemli bir hedef olarak seçmişti mutlaka.

Hâlâ aydınlatılamamış bir cinayet ve düşündürdüğü onca şey… Mumcu’dan birkaç yıl önce öldürülen yazarlar-akademisyenler: Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Çetin Emeç…

90’lı yılların başı toplumsal kargaşanın bol olduğu, televizyonlarda, gazetelerde dehşet görüntülerinin, resimlerinin sık geçtiği bir dönem… Özellikle de 1993 yılı…

Uğur Mumcu’dan sonra 17 Şubat’ta Eşref Bitlis’in uçağı şüpheli bir şekilde düşer ve Güneydoğu’daki terör sorununa katı devletçi görüşle bakmayan, terörden beslenenlere işaret eden Eşref Bitlis ölür. 17 Nisan’da Cumhurbaşkanı Turgut Özal kalp krizi geçirerek vefat eder. 24 Mayıs’ta Bingöl-Elazığ yolunda otobüs durduran PKK’lı teröristler askerleri kurşuna dizer: 33 Şehit. 2 Temmuz’da Sivas Madımak Oteli yakılır: 33 aydın ve 2 otel görevlisi can verirken 2 de saldırgan ölür…”

Bu satırlar 9 yıl önceki yazımdan. Yine bir 24 Ocak’tayız ve her 24 Ocak’ta basınımızın ve ülkemizin gidişatıyla ilgili nasıl bir manzara veriyoruz?

Mumcu, yaşamı boyunca Atatürkçü ve devrimci bir çizgide yaşadı, yazdı. Ülkeye kendi çıkarlarına göre yön vermek isteyenlerin işine gelmeyecek şeyleri araştırdı, yayımladı.

Bugün basınımızda “araştırmacı gazetecilik” temsilcileri 8-10 kişiyi dahi bulmazken gazetecilik, ajans haberlerini “kopyala yapıştır”dan ibaret sayılır! Köşe yazılarında dahi kolay soru sorulmaz, bir konunun üzerine gidilmez! Hem bu yanıyla hem de siyasi-ticari sebeplerden basınımızın “Uğur”suzluğu gittikçe artmaktadır!

Mumcu’ya karşı, onu yaşarken dahi görmezden gelen bir kesim tarafından son yıllarda hafiften de olsa bir saygı duyulduğunu görmeye başladık, sevindik. Uğur Mumcu gibi bir değerin her kesim aydın tarafından kabul ve saygı görmesi için bir FETÖ kalkışması mı yaşamalıydık peki? Neden asgari müştereklerimiz yok bizim?

Mumcu gibi Atatürkçülerin yokluğunda bütün mücadelesini cumhuriyete ve Atatürk’e karşı olmak üzerine kurmuş “aydınlar” altın çağını yaşadı. Bu aydınlar, başımıza allameicihan kesilip her konuyu açıklıyor, ülke siyasetini de kafakola alıyordu. Şu son 10 yıldaki tartışma programlarını inceleseniz bu çokbilmiş “aydınların” tespitlerinde nasıl çuvalladıklarını görürsünüz.

Dünün İngiliz ajanı Sait Mollaları, Gazi Paşa’nın düşmanıyken bugün ayan beyan emperyalizmin oyuncağı olduğu bilinen yapılara selam duranların Atatürk’e saygı duymasını bekleyebilir miyiz?

şeyleri anlamaya çalışmanın yolu okumaktan ve karşıt görüşleri de incelemekten geçer.

Mumcu’nun 17 Aralık 1977’de “Kan Damlası…” başlıklı yazısında ülkenin ve ülkeyi idare edenlerin durumunu yansıtan şu satırlarına bakın:

“Yahu adam ölüyor adam.. Vicdanlarınızı artık lütfen seçim sandıklarından çıkarın.. Politikacı olarak değil, insan olarak, adam olarak, bir yurttaş olarak düşünün. Sebil gibi bu insanların kanı?..

Yeter artık, yeter artık, yeter be.. İnsan ölüyor, adam ölüyor, adam. Kılınız kıpırdamıyor, kılınız… Bu kan selinden vicdanlarınıza kan sıçramıyor mu hiç?”

Sizce bugün vicdanlar seçim sandıklarından çıkarılıp gidişata politikacı olarak değil de insan olarak bakılıyor mu?

KASTAMONUSPOR ve BAŞKAN!

Kastamonuspor’un olağanüstü kongresinde başkanlık seçimi yapıldı fakat ortada heyecan verici bir durum yoktu. Çünkü Kulüp Başkanı Erkan Özcan tekrar aday olmayacağını günler öncesinden açıklamış ve “başka talip çıkmadığından” kulübün onursal başkanı Cengiz Aygün’ün 21 yaşındaki oğlu Enes Aygün’ün(!) tek aday olarak seçime gireceği bildirilmişti.

Bu gündem sebebiyle kulübün borçları hakkında da bilgi sahibi olduk. Onursal Başkan Cengiz Aygün, 18 milyonluk bir borçtan bahsediyor.

Yaklaşık 2 ay önce kulübün eski başkanı Salim Arpacı; Erkan Özcan ve Aygün’ün oğlu yeni başkan Enes’le ilgili; kulübü, temlik yoluyla kendilerine borçlandırmayı tercih ettiklerini açıklamış, bu durumun “endişe verici” olduğunu belirterek Erkan Özcan ve Enes’in 10 milyon liraya yakın alacaklı göründüğünü açıklamıştı. Gündemi kaçırmadıysam taraflardan herhangi bir karşılık gelmemişti.

Cengiz Aygün yakında yaptığı açıklamada kulüp borçlarından bahsetmiş, kendi alacaklarından feragat ettiğini belirterek diğer alacaklıların da bunu yapmasını önermişti. Böylece borçsuz Kastamonuspor meydana çıkacaktı.

Burada benim aklıma takılan bir soru var! Kulüp başkanlarının ve destekçilerinin, yaptıkları yardımı kulübü kendilerine borçlandırarak sağlama alması normal mi? Alacaklarını resmiyete aldıktan sonra “alacaklarımızdan feragat ettik” demeleri de normal sayılır mı?

23 Temmuz’daki yazımda bu köşede şöyle seslenmiştim:

“KSK’yı gerçekten halkın takımı yapacaksak yapalım, yok, eskisi gibi, siyasetçiyle ticaretçinin rant oyuncağı olacaksa kapatalım gitsin!”

İşçisi, memuru, esnafı ve dürüst taciriyle el ele bir spor kulübünü görür müyüz dersiniz?

Kastamonuspor’a şampiyonluk yolunda başarılar dilerim.

* * *

Kulübün yeni başkanının soyadıyla ilgili bir karışıklık var. Bu sebeple “Enes Aygün’ün(!)” diye belirttim. Resmi belgelerde “Çavdar” olarak geçen soyadını “Aygün” olarak belirten onursal başkan bir baba ve basınla karşı karşıyayız! “Dünyanın en genç kulüp başkanı”yla ilgili haber yazacak olan basın emekçileri açısından yeni başkanın soyadıyla ilgili bu karışıklığın tez elden giderilmesi gerekir.

* * *

Uğur Mumcu demiştik. Onu, çok sevdiği bir Bedri Rahmi şiiriyle rahmet ve saygıyla analım:

 “Bugün efkârlıyım açmasın güller
Yiğidimden kötü haber verirler
Demirden döşeği taştan sedirler
Yatak diken diken yastık batıyor
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor
...
Ne bir haram yedin, ne cana kıydın
Ekmek gibi temiz, su gibi aydın
Hiç kimse duymadan hükümler giydin
Yiğidim aslanım aman burda yatıyor"

selahattindemirel37@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
22May

Keriman kolay bulunur mu?

23Nis

Değişmeyen gündem ve 23 Nisan

15Nis

Güllaç kalpleri kim kırdı?

06Nis

Pudra şekerinden amirallere…

29Mar

Gerçekleri pudralamak!