Bir Blog Yazarının Ölümü


Adli Tıp’ın önünde çok değil birkaç kişi vardı. Durumun farkına ilk varan eşini yakın zamanda Hakk’a uğurlamış işçi emeklisi bir adamdı. Yan daireden kötü kokular geliyordu nasıl fark etmeyecekti? Ölümü şüpheliydi. Aslında şüpheye yer vermediği açık bir hayatı yaşamıştı ölen adam.

Emekli komşunun yanında mahalle bakkalı vardı. İç organlarının en ince ayrıntısına kadar çıkarılıp incelendiği bu artık yaşamayan adam ondan her gün birkaç gazete alırdı. “En son gördüğümde almadı bir şey” dedi. “Dilinde şöyle bir şiir vardı” deyip sanki kaydetmiş gibi bir çırpıda söyledi:

“Gitsem, ağlar mı arkamdan,

81 şehir ve milyonlarca insan,

‘Gitme’ derler mi hiç?

‘Çok düşündün bizi, yapma’ derler mi?

Köylüler, işçiler, yollar, köprüler

Gözyaşı dökerler mi ardımdan?

Yollar kapanır, köprüler çöker mi?

Fabrikalar durur, tarlalar ot bağlar mı?

Ah o hayallerim gerçek olur mu?

Gitsem…”

Bakkal, şiirin ardından hüznün yönünü değiştirmek isteyerek, “benden sadece gazete ve fırında kalmadığı zaman ekmek alırdı ama yine de iyi insandı, yazık oldu” dedi. Süpermarketlere gitmeyip de ne halt edecekti bu ölen adam da. Emekli komşu tepkisizdi şiir ve bakkalın sözleri karşısında. O, şimdi bu adamdan sonra yanına acaba hangi kiracının taşınacağını düşünüyordu, sonra bunu düşündüğü için utanacaktı.

Bu iki adamın yanında birkaç genç kız vardı. Edebiyat Fakültesi öğrencisiydiler, onlar da ölen adamla aynı apartmanda oturuyorlardı. Çoğu zaman ondan Felsefe ve Türk Edebiyatı dersi almışlardı hem de ücretsiz. Üstelik yemek ve çay ikramı da ölen adamdandı iyi mi? Şimdi bu kızların arasına selvi boylu kara saçlı kara gözlü naif bakışlı bir hanım daha geldi. “Getti dağ gibi aslanım getti…” demedi tabii. Önce bakkalın dikkatini çekti gelişiyle ve sordu bakkal merakla:

 Siz neyi oluyordunuz bayan?

Esmer, selvi boylu, naif bakışlı bu hanım sinirli cevapladı:

 Birincisi bayan değil hanımefendi, ikincisi ben onun karşılıksız aşkıydım. Ona yakında karşılık verecektim, biraz naza çekmek istemiştim, fazla naz âşık usandırır dedikleri buymuş, şimdi anladım.

Çantasından büyük bir kutu çıkardı, kutunun içinden de tablet ilaç. Elinde ilaçla bağırdı: “Açın kapıyı, açın! Şu ilacı ılık bir suyla içirin ona. Hiçbir şeyi kalmayacak. Artık kesip biçmeyin garibi. Şunu bir içirin, her şeyi yerli yerine gelecek, yine bana güzel mektuplar yazacak.

Adli Tıp morgunda parçalanan adam takma isimle blog yazıyor, geçimini böyle sağlıyordu. Aslında ne bir öykü yayınlayabilmişti ne de bir şiir. Reklam ajanslarının siparişi üzerine yazılan yazılardı bunlar. Gerçek duygularını açıklayıp yazamadığı, duygusuz satış baskılı yazılar…

( Burada site müfettişi araya giriyor: “Bakın, bay yazı işçisi! Bu bir internet sitesi. Fazla uzatmayınız. Buranın okuyucuları daha doğrusu takipçileri kolay sıkılıp çabuk kaçarlar. Devir, hızlılık devri. Lütfen kısa tutunuz. Yoksa tık sayınız az olur, benden söylemesi! )

Blog yazarı intihar edecek biri değildi ama intihar edenlere çok üzüldüğü ve neden bunu yaptıklarını düşünüp durduğu biliniyordu. Hatta yazıp yayınlamadığı bir makalesinde şöyle demişti: “Bizler çevremizdeki tutunamayanlara artık daha fazla gözlerimizi kapamamalıyız ki hem ‘bana dokunmayan yılan kimi sokarsa soksun’ bencilliğinden kendimizi bir an evvel kurtarmış olalım hem de nice sıkıntılar, bunalımlar içinde kıvrananlara hayırlı bir vesile olup yarınlara hep beraber umutla bakabilelim.”

Sonunda kapılar açıldı. Kana bulanmış yüzleri ve beyaz önlükleriyle belirdi doktorlar. “Korkacak bir şey yok, komşunuz gıda zehirlenmesi sonucu bu dünyadan ayrılmış. Glikoz yüklü hazır tatlılardan almış, şu her köşe başındaki ucuzluk marketlerinde ve sahtekâr şekerlemecilerde satılanlardan…”

Bir şekerpareydi bu. Son kullanma tarihi geçmişti ama o bunu bilerek almıştı. Çünkü sadece bir paket kalmıştı markette, canı da çok çekmişti bu tatlıyı. Bir çay demleyip kaşarlı bir tostla akşam yemeğini yemiş yatarken de bu tatlıların hepsini şekerpare zaafıyla midesine indirmişti. Kanepenin üstüne uzandığında tatlı bir uyuma hissi gelmiş sonrasında da midesinde volkanlar patlamaya başlamıştı. Ağzından geri geliyordu yediği bozuk şekerpareler, istifra ediyordu. Emekli komşusunun, ölümünden birkaç gün sonra çağırdığı ambulanstaki sağlık görevlileri eve girdiğinde yüzü de morarmıştı. Duvardaki saat 11’e çeyrek vardı ve öldüğü gece durmuştu. Belki de vefasını göstermişti, dakik çalışmasına hep özen gösteren bu adama.

Karşılıksız aşkı selvi boylu esmer hanım gözünde birkaç damla yaşıyla konuştu: “Benim ilacımın gıda zehirlenmesine tesiri yok. Demek yakışıklımın bir şekerpare yapanı bile yokmuş ha! Şimdi ben bir daha şekerpare yiyebilecek miyim sanıyorsunuz?”

Emekli amca toparlamaya çalıştı durumu: “Kızım, merak etmeyin. Ben de 60 yıllık hayat arkadaşımı, her şeyimi az bir zaman önce Hakk’a uğurladım. Hem de bir kalp kriziyle. Yanında olmama rağmen fayda etmedi, tutamadım onu, ellerimden kayıp gitti. Elbet bir sabah buluşacağız bizden evvel giden sevdiklerimizle. Unutma bunu kızım. Haydi sil gözyaşlarını. Merhumun vasiyeti vardı bana, ‘amca senden evvel ölürsem cenazemde şekerpare dağıt’ demişti. Hadi şu işleri halledelim. Parasını da peşin bırakmıştı biliyor musun? Vasiyettir bu, yerine getirmek icap eder.”

Para lafını münasip bir dille uydurmuştu emekli amca. Kendisine beklemediği bir yerden miras kalmış, paraya dokunmamaya yemin etmişti. İhtiyaç sahiplerine ulaşıp paylaşmıştı çoğunu. Blog yazarına durumu anlattığında o da “senden evvel ölürsem” diye başlayan vasiyetini söylemişti. “Aman evlat” lafı karşılıksız kalmıştı emekli adamın.

Glikozsuz, ev yapımı şekerpareler dağıtıldı blog yazarının cenazesinde. Tüm şekerpareleri blog yazarının karşılıksız aşkı selvi boylu esmer güzeli yapmıştı. Her tepsiye gözyaşını dökmüştü. Bu şekerparelerden zehirlenen olmadı, çünkü satış kaygısıyla değil zamanında gösterilmemiş bir sevgi pişmanlığıyla yapılmıştı her biri.

Sevgiyle yapılmış şekerparelerin güzel, taze şerbet kokusuna inat yurdun çeşitli bölgelerinden kötü kokular geliyordu. Bu kokular kimsesiz, yalnız ölenlerin geç fark edilen ayrılık mektuplarından yükseliyordu ama yine de bundan daha da kötü olan başka kokuları bastıramıyorlardı. Çünkü insanlar burunlarına mendil kapatıp ilgisizlikle sadece “üf” diyorlardı ve devam ediyorlardı aynı vurdumduymazlıkla yaşamalarına.

Bir zaman sonra bu yazılanların, çoğu insanın uykuda olduğu bir gece vakti hüzün ve gözyaşıyla yazıldığına dair iddialarda bulunulduysa da bunlar teyit edilemedi.

selahattindemirel37@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
22May

Keriman kolay bulunur mu?

23Nis

Değişmeyen gündem ve 23 Nisan

15Nis

Güllaç kalpleri kim kırdı?

06Nis

Pudra şekerinden amirallere…

29Mar

Gerçekleri pudralamak!