Dikkat! Güllerin içinden çıkarılmıştır!


Çarşıdan eve dönerken karşı komşum ve akrabam olan abla, gül ağacının fotoğrafını çekiyordu. Tam fotoğrafı çekilecek kadar güzel olmuş, diye takıldığımda “çekip anneme yollayacağım.” cevabını aldım. Teyze bir haftadır Ankara’daydı, bir sene önce ciddi bir hastalık teşhisi konmuş ama mücadeleci ve hayat dolu tavrıyla hastalığa meydan okumuştu. Şimdi de birtakım tahlillerin sonucunu bekleme aşamasındaydı.

Gerçekten de güller iç açıcı ve fotoğrafı çekilecek cinstendi. Teyzenin hayat dolu ve mücadeleci yanı sanki bu gül ağacına yansımıştı, sevinmemek elde değildi.

Bundan 3 sene evvel de bir başka akrabamın bahçesinin tarumar hâlini görünce hüzünlenmiş ve niye bakmıyorsunuz bahçenize? diye çıkışmıştım. Yapamıyoruz, diyorlardı, yaşlılığı bahane ediyorlardı. Bunları konuşurken bahçelerindeki asma ağacından yaprak toplama göreviyle de kuşandırılmıştım bir yandan. Bu çiftin çocukları yoktu, yıllar böyle geçmiş 60’lı yaşların sonuna yaklaşmışlardı. Çok geçmedi aradan, yaz bitti, sonbahar geldi ve kış bitmeden bir İstanbul hastanesinde hayata gözlerini yumdu kadın. Adamsa karısından sonra dünya sürgününe devam eden her erkek gibi nereye gitse artık bir sığıntıydı! “Eve gitsem bir çay demleyenim yok!” dedi epey bir zaman. Sonra yeğenini evlatlık aldı ve bir yuva sıcaklığını sözde buldu. Bahçeyse aynı tarumarlığına devam ediyor, yüzüne bakan bulunmuyordu. Bir zamanlar bu bahçede de bahar vardı, insanlar şendi ama artık her şey silinmiş, işte bir yazı işçisinin yazısına konu olmuştu.

Gül ağacı, Fatih Kısaparmak’ın Güllerim Lâl şarkısını hatırlatıyordu ve sözler ortaya çıkıyordu: “Güllerim lâl dokunmayın, ağlarım!” 90’lı yılların başında da Tarkan “Gül Döktüm Yollarına” şarkısıyla çocuk zihinlerimizde yerini almıştı. “Gel, gündüzle gece olalım!” diye de güzellemesi vardı bu şarkının. Kıvırcık Ali’nin “Gül Tükendi” türküsünün sözlerinden haberdar olmayanlarsa ne çok şeyi kaçırıyordu:

“Kapıldım bir hoş hayale

Sevmekten düştüm bu hâle

Bahçamda menevşe lale

Gül tükendi, ben tükendim”

Özlem Özdil’in “Gül Düşer Gülün Üstüne” türküsünde de şu sözler vardı:

“Ölüm gelince bedene
Sararlar beyaz kefene
Ne gerek var Azrail’e
Can düşer canın üstüne”

Gül deyince neler çıktı karşımıza! Daha İbo’nun “Hesabım Var”ında geçen “gülüm seni koparmışlar, hoyrat ele fırlatmışlar” sözünden bahsetmedik! “Beyaz gül, kırmızı gül, güller arasından gelir”i de unutmayalım! Levent Yüksel’den dinlemeyi sevdiğim “Yas”taki Sezen Aksu sözlerini ne yapalım mesela?

“Bu düzeni bozuk dünya yalan
Ötme bülbül ötme, can ayazda kışta
Sen gülü terk etme; şarkılar, şiirler yasta...”

Ya gül üzerine bunca konuşup âşığı bülbülden hiç dem vurmamak olacak iş mi? Edebiyatımızda gül ve bülbül hep yan yana anılır ve rivayet odur ki evvela beyaz olan gül, âşığı bülbüle naz edip yüzünü göstermez, açmazmış. Gece-gündüz uykusuz, bitap bir hâlde gülün yüzünü görmeye çalışan bülbül bu beklemeye dayanamayıp uyuduğu bir anda gül yüzünü açmış ama heyhat ki başka birine! Bülbül uyanarak sevdiği gülü başka elde görünce feryadı koyuvermiş, konduğu daldan kendini bırakmış, düşerken de gülün dikenleri onu iyice yaralamış. İşte o günden beri güller kırmızı açmaya başlamış. Hey bülbül, garibin dünyada yüzü gülemez dedikleri bu olsa gerek!

“Ötme bülbül ötme, şen değil bağım

Dost senin derdinden ben yana yana”

Bülbülü saygıyla yâd edip ağaca dönelim! Hamarat hanımlar, gül ağacının görüntüsüne bakmakla yetinmiyor, ondan bir de reçel yapıyordu. Reçeller bambaşka oluyordu, çünkü reçelin içine sevgisini de katıyordu ablalar. Belki bugüne kadar sevdikleri onlara bir gün bile “gülüm” dememişti ve ağaçtan çevreye gül kokusu yayılıyordu. “Sana gelmediğim gün, öldüğüm gündür gülüm!” diyen ağabeylerse yerini dizilerdeki zengin züppelere bırakmıştı, artık çağdışı sayılıyorlardı!

MFÖ’nün “Güllerin içinden canım / Koşarak koşarak gel bana” şarkısını da dinlemeyeniniz azdır değil mi? Ya devamı?

“Bu küskün yüzün gayrı gülsün canım
Gülerek gülerek gel bana gel…”

Akşam tekrar çarşıya çıkarken gül ağacına bir kez daha baktım, güller solmuştu: “Gülün ömrü az olur!” Bilmediğim bir yerlerde nice güller açılıyor, nicesi de soluyordu, ne yazık ki yere atılıp çiğnenenleri de oluyordu. Bense hepsine yetişemiyordum: “Dünyanın ucunda bir gül açılmış / Efil efil esen yele merhaba”

Ankara’da bir teyze, evladının yanında tahlil sonuçlarını bekliyordu, haber ajanslarıysa ne bu gül ağacından ne bu teyzeden ne de yıllardır tarumar olan bahçelerden hiçbir şekilde bahsetmiyordu.

selahattindemirel37@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
23Nis

Değişmeyen gündem ve 23 Nisan

15Nis

Güllaç kalpleri kim kırdı?

06Nis

Pudra şekerinden amirallere…

29Mar

Gerçekleri pudralamak!

24Ara

2020 uğursuz muydu?

saniye sonra kapatılacak. REKLAMI GEÇ
açılış reklam