Huriye Neden İmama Gitti?


“Şamama da güzelim Huriye’m / Her gün gider hamama Huriye’m

Delikanlılar dururken Huriye’m / Niçin vardın imama Huriye’m?”

Bir Ramazan-ı Şerifi daha geride bırakmak üzereyiz. Biz ondan memnunduk, umarım o da bizden memnun kalmıştır. Şimdiyse gündem bayram tatili… Özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerden ya memleketlerine hasret gidermek ya da tatil yörelerine sözde “kafa dinlemek” niyetiyle yollara düşenler olacak. Birkaç günlüğüne de olsa büyük şehir hayatından uzaklaşma gayreti…

Yollara kendilerini atanlar, özellikle de İstanbul’dan gidenlerin çoğu, geçim mecburiyetlerinden ötürü pek sevmedikleri bir şehirde yaşama görevindeler. İşin aslını İstanbul’a ve diğer gurbetçi durağı büyük şehirlere sorsak onlar da kendisinde mecburiyetten ikamet edenlerden memnun değildir. İki tarafın da birbirini sevmeyip sadece maddî gerekçelerle yapılan mantık evliliği gibi bir şey bu!

Peki ya trafik sorunu?.. Köprü çıkışları, yol çalışmaları, kazalar ve sonunda da kanlı bayram bilançosu! Bu gibi tatillerde karayollarına bu kadar yüklenmek normal mi? diye sorduğumuzda ne cevaplar bulacağız? Demir, deniz ve havayollarımızı tam teşekküllü kullanabiliyor muyuz? Yaşanan trafik kazalarının neredeyse yüzde 90’ı sürücü hatalarından kaynaklanıyor ve ülkemizdeki bu kazalarda yılda 8 bine yakın kişi hayatını kaybediyor. Otomobil teknolojileri gelişse de şoförlerimizin sürüş eğilimleri gelişmiyor, “sol şerit benim, tek rakibim THY, gözlerinin hastası yolların ustası” gibi arka cam güzellemelerinden ibaret kalıyor. Bu duruma cevabımız “rahmetli de sollardı” olsa meseleyi özetlemiş oluruz sanırım.

Bayramın yaklaştığı TV’lerde dönen şeker reklamlarından anlaşılır. Pencere önünde bekleyen yaşlı bir çift büyük bir heyecanla kapılarının çalınmasını bekler. Bu bayram da büyük ihtimal, büyüklerini ziyarete giden çocuk ve torunların, büyükleriyle konuşmak yerine akıllı telefonlarından ve ipadlerinden başlarını kaldırmadıkları zoraki bayram ziyaretlerine şahit olup insan ilişkilerinde gelinen acı durumu bir kez daha göreceğiz. Büyüklerin laf ola beri gele kıvamındaki iş-güç-evlilik-futbol-siyaset konulu yüzeysel konuşmalarla nasıl da ziyaret dakikalarını öldürme hesapları yaptığını da gördüğümüzde şaşırmayacağız elbette!

Yakınlarını ziyaret etmeyip bayramları tatil fırsatı olarak görüp sayfiye yerlerine akın edenlerse ibretlik bir hayatı yaşayacaklar yine. Belki çalacak bir yakın kapısı kalmadı ama bu da durumun dramatikliğini artırmaz mı? Artan dramı, havuz ve deniz sefasıyla kumsal ve güneş kremiyle komediye çevirme gayretine girmeleri de belki bundandır.

İslâm’da sıla-i rahim önemlidir. Yakınlarımızı görebilmek, onlarla hasret giderebilmek, mezarlıkları ziyaret edip ölüm gerçeğiyle şu dünya sarhoşluğundan aymak ve birer Fatiha okumak, bir köy çeşmesinde soluklanıp dağ-tepe doruklarına “oh be dünya varmış!” diye içlenerek bakabilmek müthiş bir duygudur. Yine de bunca trafik çilesine değecektir memlekette yaşanacak birkaç günlük tebdil-i mekân girişimi.

Ya gidemeyenler?.. Gurbetçi işçiler, durumları el vermeyenler, geçim derdinin yakalarını bir türlü bırakmadığı insanlar?..

Aşık Veysel’in şiirindeki gibi: “Sılaya gitmeyi severim amma / Kapı kitli, cüzdan cepte, para yok”

Ya Abdurrahim Karakoç’un şiirinde geçen işsiz bir babanın dramını anlattığı şu dizelere ne demeli..?

“Çalışsa ne iş var, ne cepte para
Dağ oldu içinde büyüyen yara…

Döndürse yönünü herhangi dosta
Yaralı, gariban, dul, yetim, hasta
Aylar, yıllar, günler erirken yasta

Yer-gök “Bayram” dedi, ağzını açtı
Adam “Bayram” dedi, evinden kaçtı..”

Bayramlarda çalışacak olanlar da var: Emniyet teşkilatı, belediye temizlik görevlileri, süpermarket ve AVM çalışanları gibi. En azından şu AVM’leri ve süpermarketleri bayramda kapatabilsek fena olmaz mı? Orada çalışan çocuklara, gençlere yazık değil mi? Nedir bu tüketim çılgınlığı? Bayram tatillerinde AVM’ler dolup taşacak diye kapitalist işletmeler çalışanlarını bayram vurgununa sokuyor. Ya süpermarketler?.. Hiç değilse bayramda mahalle bakkalıyla idare ediliverse fena olmaz mı?

Bu Ramazanın son cumasında İstanbul’un mahalle aralarındaki apartman camilerinden birinin en alt katında cemaatin uğultusu artarken biri bu duruma isyan etti: “Yeter ama beyler! Burası kahvehane değil, biraz vaaz dinleyelim!”

Zeytinburnu Bulvar Caddesinde dükkânının önündeki, kökünde nice yılın anılarını barındıran dut ağacını, dükkan camlarını dışarıdan silmek için kullanılan uzun bir sopayla silkeleyip bütün dutları yola döken, kendi çiğnediği yetmez gibi bir de yoldan geçenlerin de dutları çiğnemesine neden olan duygusuz adamdan da bahsedeyim.

Silkelenen ağaca üzülerek bakıp, bana, dün akşam bir camii önündeki dut ağacından çimenlere dökülen dutları çocuklarıyla beraber toplayıp iftardan sonra afiyetle yiyişlerini anlatan hassas kalpli abiyi de hatırlatayım.

“Buralar eskiden dutluktu.” sözü artık bir espri konusu olsa da şehrin içinde Don Kişot misali mücadele eden birkaç dut ağacı da böylesi saldırılara maruz kalınca büyük şehir keşmekeşine inat, güzel ve iyi şeyler düşünen insan olabilme gayretinde olanları üzüyor. Bir de şöyle bir Azerbaycan türküsü vardır ki “dut ağacı boyunca / dut yemedim doyunca” diye başlar ve aralarda da “menim balam kime neyler / körpe balam kime neyler” nakaratlarıyla da dinleyenlerin içini sızlatır.

Ya Huriye’ye ne demeli? Onu kim araştırdı bugüne kadar? Sahi, imama neden varmıştı Huriye Hanım? Şarkıyı yazan bundan niye rahatsızdı? Hâlâ aydınlatılamamış önemli konularımızdan biri olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Kaldı ki eski Türk filmlerinde karşımıza çıkan asık suratlı imamların yerinde artık genç, dinamik, güler yüzlü imamlarımız var. Şimdi bu türküyü “niye vardın bürokrata” ya da “müsteşara” diye mi söylemeli acaba? Çünkü onlar kravatlarını çenelerine kadar çekip sıkıcı konuşmalar yapmıyorlar ve biraz da asık suratlı değiller mi? Zülf-i yâre dokunduk galiba!

Duygusuzluğu arttıkça kazancına kazanç katan müteahhitler de bu türküde Huriye Hanım’a “niye vardın?” diye sorulabilecek olanlardan. Bilinen bir gerçek var ki türküde geçen Huriye de İnebolu’nun bir köyü olan Gıydıvan’ın kızları da bu türküyü yakan da çoktan bu dünyadan göçüp gittiler. Belki kına gecelerinde ve düğünlerde meraksız dinleyenlerin insafına kalmıştı onların öyküsünü araştırmak da.

Bir Bulgaristan türküsünde de “Nuriye” olarak karşımıza çıkar benzer sözler. Sıdıka Ahmedova’dan dinlenebilen türkü, bizim İnebolu türküsüne çok benzer ve adı "Fistanı Biçtim Dar Geldi"dir. Acaba "Gıydıvan’ın Gızları" türküsünü derleyen Orhan Dağlı mı bu türküden etkilendi yoksa onun derlediği türkü Rumeli yöresinde de "Nuriye’m" olarak mı beğenildi? Hem "Düriye’nin Güğümleri" hakkında da bir inceleme başlatılmış mıydı sanki? Bir mutabakata varabilmiş miydik toplum olarak bu konuda? Kalaycının duygularını ifade etme gayreti miydi yoksa bu Zonguldak türküsü de?

Akıllı telefonlara gömülüp kendi yalnızlıklarının şatosuna çekildi herkes. Bu mübarek bayram da güzel ve iyi olan şeylerin ne olursa olsun hâlâ yaşanabileceğini hatırlatacak her şeye karşın.

Türküde Huriye’nin her gün hamama gitmesinden de bahsediliyordu. Eskiden alımlı kadınlara böyle türküler yakılırken şimdi giyiminden tahrik olunup yumruklanıyor. Bir de giyiminde özgür olamayan hanımlar var. Mağazalarda, AVM’lerde, reklam ajanslarında, ana haber bültenlerinde, podyumlarda. Kendilerini bir meta olarak gören kapitalist çarklar içinde başrol oyuncusu gibi gazetelerin arka sayfalarından, magazin eklerine, müzik kliplerine varana kadar her yerde erkek gözlerinin içine içine sokulmaya çalışılsalar da birer figüran olarak onlara layık görülen alanın ötesine geçemiyorlar. Geçmeye kalktıklarında da “marjinal” diye etiketlenebiliyorlar.

Bir kırtasiye dükkânının önündeki sepette “KİTAPLAR 5 TL” yazısını görmemle kitapları karıştırmaya koyuldum. Güneşin yakıcı sıcağı kitaplara vuruyor, bu sepetin etrafından geçen insanlar da onları pek önemser gibi görünmüyordu. Çoğu zaman hiç kitap satılmadığını söylüyordu kırtasiyeci. Gülten Akın’ın şiirinde geçen “Ah, kimselerin vakti yok / durup ince şeyleri anlamaya” mısrası nasıl da karşımıza çıkıyordu!

Bilirim, dışarıda gürül gürül akan acımasız bir dünya var, insanlarsa daha bir gaddar… Yine de bu gibi mübarek günlerle biraz uzaklaşıyoruz bu keşmekeşlerden, bunalımlı günlerden ve belki de bir yakınımızın “merhaba”sına, “nasılsın?”ına hasret yaşamalardan.

Ne olursa olsun, hangi hâl üzere bulunursak bulunalım, dua ile şükür ile bayramımız bayram ola…

selahattindemirel37@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
22May

Keriman kolay bulunur mu?

23Nis

Değişmeyen gündem ve 23 Nisan

15Nis

Güllaç kalpleri kim kırdı?

06Nis

Pudra şekerinden amirallere…

29Mar

Gerçekleri pudralamak!