Kaldırımdaki şiir ve Kuzeykent’te ekmek!


Geçen gün mahallemizdeki kaldırım taşının üzerinde bir kâğıt buldum. Kendimi bildim bileli üzeri yazılı her şey ilgimi çekmiştir, onları görmezden gelemem. Taşın üzerinden aldığım kâğıt büyük harflerle “Vazgeçilmezimsin” başlığını taşıyan bir şiirdi. Hiçbir imla hatasının olmadığı bu şiirin şairi, adını-soyadını belirtmekten kaçınmamıştı. Sevgili ilçem Devrekâni’de şiir yazanların olduğunu görmek ne güzel bir histi.

Şiir, rüyasında, sevdiğini bir kazada uzuvlarını kaybetmiş hâlde gören âşığın hisleri üzerine kurgulanmış ve sonunda da bu rüyanın gerçek oluşuyla bağlanmıştı ama esas vurgu, âşığın hiçbir zaman sevdiğinden vazgeçmeyişiydi. Bendeniz bu şiiri, sahibine ulaştırmak adına buradan duyurmak isterim. Soyadını yazmayacağım şairimiz Melek’in hoşgörüsüne sığınarak şiirinin bir kısmını buraya alıyorum:

“Dün seni gördüm rüyamda

Öyle bir halin var ki

Mahzun mahzun duruyordun karşımda

Ve boynun bükük, gözlerin yaşlı

Diyordun ki bana;

‘Beni gözlerim olmadığı için yerme n’olursun

Ben dünyamı göremeyip aradığımı bulamasam da

Söz seni arar bulurum

Sonra seni görüyormuşçasına karşına oturup

Yorulmadan saatlerce seninle konuşurum

Seni çok seviyorum

Her ne olursa olsun senden ayrılmak istemiyorum

Anlıyor musun?’

Uyandığımda sen karşımdaydın

Ve inanamadım…

Ne göz ne el ne ayak

Dün bir kazada hepsini kaybetmişsin

Ağlıyordun, çaresizdin

Belki seni böyle kabul etmeyeceğimden korkuyordun

Ama yanılıyorsun

Çünkü sen beni ben olduğum için sevdin

Ve sen benim Vazgeçilmezimsin”

Şairimizin yüreğine sağlık…

Gidenin ardından

Hem akrabam hem de komşum olan amca epeydir yoğun bakımdaydı, nefes almakta zorluk çekiyor, oksijen tüpünden destek alıyordu. Zamanında sigaraya ayırdığı anların çilesini çekiyordu, son konuştuğumuzda sigara içtiğinden pişmandı.

Geçen hafta vefat etti, eşini de yaklaşık iki ay önce Hakk’a uğurlamıştık. Onlara da bu dünyada olmayan tüm sevdiklerimize de Cenab-ı Hak’tan rahmet dilerim.

Ölümlerin ardından, “dünya boş, her şey yalan!” sözlerini sık duyar, hatta biz de kullanırız ama mezarlıktan sonra bir an evvel kaldığımız yerden devam etmeye çalışırız. Sanki hayat filmindeki rolümüzün ciddiyeti vardır üstümüzde. Ne yaparsak yapalım biz de bir gün bu ölüm seferinin yolcuları arasında olacağız, kaçışımız yok!

Mezarlıkta naaşın üzerine toprak atmakta ne kadar isteklidir insan! Kürekler hızla el değiştirir, bu işin de hemen bitirilip ölümü bir süre daha unutmak telaşı mıdır bu? Ölüm korkutuyor insanı ama uslandırmıyor, bunun için de ölmek gerekiyor galiba!

Şükrü Erbaş’ın Ömür Hanım’a seslenişinde söylediği gibi

“Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır…”

Vefat edenin en yakınları hariç sanki kimseyi ilgilendirmiyordu ölüm! Bu sebeple mezarlıktan gelenlerin az önce hiçbir şey olmamış gibi konuşup davranmalarıysa bana Sezai Karakoç’un bir öyküsündeki şu bölümü hatırlattı:

“Evlerden çıkan cenazelere herkes kayıtsız gözlerle bakardı. Birkaç kişi, ölüyü bir tabuta bırakır, namazını camide hep aynı müminlerden kurulu cemaatle kılarlar, mezarlığa götürürlerdi. Ve görünüşte o, hemen unutulurdu. Zaten öteden beri bu kentte ölülerden bahsedilmezdi. Herkes her an hatırlar, fakat kimse konuşmaya cesaret edemediği için, ölü hakkında bir suskunluk cereyan ederdi...”

Haksız mı üstatlar?

İşsizlik rakamları açıklanmasın!

TÜİK yine yaptı yapacağını ve işsizlik rakamlarını açıkladı: 4 milyon 253 bin yurttaşımız işsiz, oranı ise yüzde 13!

Mayıs-Haziran-Temmuz dönemini kapsayan bu bilginin açıklanması, işten yana yüzü gülmeyen yurttaşları mutlu mu ediyor sanıyorsunuz? İstatistiklerin soğuk bilgilerini çarşı-pazardaki durum daha iyi açıklıyor. Ekonomik kriz havası, gittikçe yoksullaşan insanlarımızın asık yüzlerinden belli değil mi?

İşsizlik rakamlarında hangimiz yer almadık ki? (Hâlâ da orada değil miyiz?) Düşünün, işten yana yüzü gülmemiş bir insanımız; TV haberlerinde, gazetelerde ve internette bu rakamlarla karşılaşınca hangi hisse kapılacak, neler düşünecek? Kendini bir işe yaramaz olarak görüp utanması, hayatından memnun olmaması an meselesidir artık! Utanması gerekenler başkaları değil miydi peki?

Gelin, şu rakamların açıklanmasından vazgeçin! Devletin istatistik üzerine güçlü bir kurumu varken bunu istemek büyük ayıp, farkındayım ama istihdam oluşturup işsizliği azaltamama gibi başka ayıpları örtmek için de değerlendirmeye alınabilir bu istek, haksız mıyım?

İzleyene ve yaşayana karamsarlık veren, yaşama sevincimizi tüketip bitiren gelişmelere-gelişmemelere inat umudun da canına kıymayın ne olur! Yetsin gayri!

Kahvaltıyı serpmeyin!

Türkiye İsrafı Önleme Vakfı ülkemizde 214 milyar liralık gıda israfı yapıldığını açıkladı. Bu israfın 100 milyarını serpme kahvaltılar oluşturuyor. Bu kahvaltılardaki zeytin, peynir, domates, tereyağı, reçel, yumurta ve ekmek gibi gıdaların birçoğunun tüketilmeyerek çöpe gittiği de kurumun açıklamasında yer alıyor.

Şaşırmadım buna ama kahvaltıyı serpenlere söylüyorum; serpmeyin, serptirmeyin kahvaltınızı! Ve israf etmeyin, ettirmeyin, yemek ihtiyacını insanî boyuttan çıkarmayın!

Ekmek israfına karşı da ekmeğinizi idareli alın, fazla olanı buzlukta saklayın, bayatlayandan yumurtalı ekmek yapın ya da kızartın, çöpe atmayın ne olur! Unutmayın ki binlerce insan, attığınız ekmeğe ve gıdaya o an ulaşamadığı için hayatını kaybediyor! Size gelene kadar bu cinayetlerin başka sorumluları var, biliyorum ama bu adaletsizlikte sizin de payınız olmasın!

Günlük yiyeceğe muhtaç olan insanlarımıza da hiç değilse bir öğün yemek ulaştırmak adına gayretli olalım. Hac için para biriktirip gün sayan insanlarım! İşte Kâbe burada, ne olur bu tavaftan kaçmayın!

Kuzeykent’te iyi yürekli bir insan!

Kuzeykent’te ATM’lerin olduğu parkın önünde içi poşetlere sarılı ekmekle dolu bir koli ve üzerinde bir yazı: “İhtiyacı olan alabilir, afiyet olsun!”

İşte gıda israfı gerçeğinden sonra günümüzü çiçeklendirecek bir haber. Böylesi düşünceli insanların varlığı tüm kötülüklere karşın yaşama sevinci aşılıyor bize. Selam olsun sana iyi yürekli insan! Tolstoy’un Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır eserinde geçen cümleyi hatırlattın bana:

“Benim zamanımda,” dedi, "Ekmek satmak veya almak gibi bir günah kimsenin aklından geçmezdi, paranın ne olduğunu bilmezdik bile. Herkesin ekmeği kendine yetiyordu.”

Kuzeykent’teki iyi yürekli insanımız bize bu günahı hatırlattı, umarım utanıp değiştirmesini biliriz!

27 Mayıs ve Menderes

17 Eylül, 27 Mayıs 1960 Darbesi’yle devrilen eski başbakanlarımızdan Adnan Menderes’in idam edilişinin yıldönümüydü. Bir gün öncesinde de Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edilmişlerdi.

27 Mayıs’ta da, darbeden bir buçuk sene sonra hukuktan nasibini almamış bir mahkeme tarafından yargılanıp idamla cezalandırıldıklarında da ülke insanı tepkisizdi.

Keşke 1924 Anayasası gibi yetersiz bir anayasayla çok partili hayata geçmeyip ABD güdümünde bir “demokrasi” kurmaya çalışacağımıza daha samimi davranıp hukuku öne alabilseydik!

Böylece CHP’nin 27 yıllık iktidarındaki yanlışları DP de tekrarlamamış olur, hem insanımız hem de siyasetimiz kaybetmemiş olurdu, haksız mıyım?

DP’den milletvekilliği yapmış ve Yassıada’da siyasi mahkûm olarak bulunmuş şairimiz Faruk Nafiz Çamlıbel’in adada yazdığı şiiriyle üç devlet adamımızı rahmet ve saygıyla anıyorum:

“Duymamış, belli, hayâtında bir eş hasretini;
Yaşamış taş gibi, toprak gibi, mahrum acıdan.
Ne bilir bir kâğıdın canlara can kattığını?
Başımız dertte şu her gün geciken postacıdan!”

selahattindemirel37@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
22May

Keriman kolay bulunur mu?

23Nis

Değişmeyen gündem ve 23 Nisan

15Nis

Güllaç kalpleri kim kırdı?

06Nis

Pudra şekerinden amirallere…

29Mar

Gerçekleri pudralamak!