Kalemimizi kıranlar kim?


O gün arkadaşıyla Galata Köprüsü üzerinde yürüyordu. Birden arkalarında biri belirdi ve ona tam 3 el ateş etti. Yanındaki arkadaşı da nasibini aldı, saldırgan onun da belden aşağısına ateş edip Eminönü taraflarına kaçtı. Oradan geçen asayiş görevlileri ise saldırganın peşinden gitmek yerine kasığından yaralı olan arkadaşını cinayet zanlısı diye karakola götürdü!

Olaydan iki gün sonra 8 Nisan 1909 tarihli Serbesti Gazetesi’nin ilk sayfası sadece şu cümleyle çıkacaktı:

“Serbest basının ilk kurbanı, ömrünü sürgünlerde geçirmiş olan evlad-ı hürriyetten Hasan Fehmi Bey'in ruhuna Fatiha.”

Hasan Fehmi Bey’in öldürüldüğü 6 Nisan tarihi daha sonra Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından “Öldürülen Gazeteciler Günü” olarak kabul edilecekti.

* * *

Olaydan bir sene sonra bir akşam vakti yine aynı yere yakın iki arkadaş birlikte yürüyorlardı. Akşam geceye dönmeye başladığından karanlık da artmıştı. Fark edilmeyen bir el, soğuk bir demiri tutuyor ve yan yana yürüyen ikiliden birinin üzerine mermi yağdırıyordu. Karanlık elin silahı, diğer arkadaşı da hedeflerken o kıl payı kurtulacaktı.

Karanlıkta canına kıyılan kişi iki gün önce o zamanın İçişleri Bakanlığı olan Dâhiliye Nezareti’nce çağrılmış ve bir daha yazmaması karşılığında kendisine mutasarrıflık(valilik) teklif edilmişti. O bunu kabul etmemişti.

Zaten ölümünden önce yakın arkadaşı Kıbrıslı Şevket’e yazdığı mektupta şunları söylemişti:

“İttihat ve Terakki Cemiyeti idamıma hükmetmiş; idam olunacağım. Bunu yarı resmî bir surette bildirdiler. Emin olun ki kalbimde hiçbir korku duymuyorum. Bana dinî bir tevekkül(kadere inanç) geldi. Ölmeye razı, hazırım. Yalnız ne zaman olacağını bilmiyorum.”

Ahmet Samim’in yazı arkadaşları olaydan sonra gazetelerde cinayete dair bir şey yayımlatamayacaklardı. Refik Halid Karay bu olayla ilgili şunları söyleyecekti mesela:

“Beyanname basmak bizi idama kadar götürebilirdi; fakat neşriyatımızı gazete ile yapabilirsek nihayet müebbet kürek cezasıyla kurtulabilirdik. Peki, öyle bir gazete nerede? En aşağı bizler kadar deli birini bulmamız, bu delinin de bir gazetesi olması gerekiyordu.”

Sada-yı Millet Gazetesi yazarı Ahmet Samim’in adı, Türk Basın tarihine, öldürülen ikinci gazeteci olarak geçecekti.

* * *

Ahmet Samim’in ölümünün üzerinden bir yıl geçmişti ki arkadaşlarıyla birlikte muhallebiciye giren bir adam çıkışta vedalaşıp Bakırköy’deki evine doğru yalnız yürümeye başladı. O farkında değildi ama sabahtan beri takip altındaydı. Onu takip edenler yalnız kalışındaki fırsatı değerlendireceklerdi. Çok geçmeden silah sesleri duyuldu, başından vurulmuştu. Silah seslerine dönen arkadaşları kaçan iki kişi göreceklerdi.

Ölen kişinin çekmecesindeki evraklar da bu ölümün ardından ortadan kaybolacaktı. Çünkü Zeki Bey hem Şehrah Gazetesi yazarı hem de Düyun-u Umumiye’de memurdu. Ve çekmecesindeki belgeler o günkü Maliye Bakanı Cavit Bey için yolsuzluk kayıtlarını içeriyordu.

2. Abdülhamid’i baskıcı diye eleştiren İttihat Terakki Partisi, padişaha rahmet okutacak kadar diktaya yönelmiş ve Zeki Bey de öldürttüğü gazeteciler içinde üçüncü sırayı almıştı.

* * *

Ne yapsa olmuyordu. Devlet Konservatuvarı’ndaki işinden edilmişti. İstanbul’da gazetecilik yapmaya niyetlendi. 1945 yılında Markopaşa adlı bir mizah gazetesi çıkardı. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la birlikte çalışıyordu. Gazete, devrin, neredeyse diktaya giden İnönü CHP’sini fena hâlde rahatsız etti. Hatta isminde geçen “paşa” lafı bile “acaba cumhurbaşkanına bir gönderme mi?” diye şüphe uyandırmıştı.

O kadar ki pek çok defa yayınları toplatıldı, kendisi başta olmak üzere yazarları çokça hapse girdi hatta durumu o kadar benimsemişlerdi ki gazete isminin yanına “Toplatılmadığı zamanlar çıkar” yazısını ekleyip sormuşlardı: “Bugüne kadar gazetemizi, hep İçişleri ve Adalet bakanlığı toplattırdı, bakalım bu sefer de Tarım Bakanlığı toplatacak mı?”

Halk bu gazeteyi sevmiş, o günkü okuryazar oranına göre ciddi tiraja ulaşmıştı. Ve bir gün gazete kapatıldı, pes etmedi, Merhumpaşa ismiyle devam etti, o da kapatıldı, iyi mi? Sonra Malumpaşa oldu, yine kapatıldı. Pes etmedi, Yedi-Sekiz Hasan Paşa oldu, Hür Markopaşa, Bizim Paşa ve Ali Baba isimleriyle yazı mücadelesine devam etti. Ali Baba’nın isminin üzerinde çok önemli bir ifade daha vardı: “Kırk Haramilere Karşı”

O günün Türkiye’sinde haramiler 40'tan fazlaydı ama! Onca gayret edişine rağmen elinin kolunun bağlandığını anlamıştı. Gazetecilik yapmasına imkân tanınmamış, son kitabı Sırça Köşk toplatılmıştı, sürekli izleniyordu.

Nasıl Ahmet Samim’e valilik teklif etmişlerse ona da “rahat durması” karşılığında vekillik teklif edilmişti hem de cumhurbaşkanı İnönü tarafından. Kamuoyu, bunu daha sonra yeğeni Reşit Ertüzün’den öğrenecekti.

En sonunda yurt dışına çıkmaya karar verdi. Pasaport için başvurdu ama ona da izin verilmedi. Bunun için bir insan kaçakçısıyla anlaştı. Kırklareli üzerinden Bulgaristan’a geçmeye çalışacaktı ama…

Ülkesinden gönlü hiç istemeyerek gitmek zorunda bırakıldığında başka bir yerde tutunabilmek vardı aklında. Gidişinin üzerinden aylar geçmiş, yakınları bir haber alamamıştı. Bir sabah gazetelerde sürmanşetten verilen haber şöyleydi:

“Sabahattin Ali Bulgar Hududunda Öldürüldü”

Devamı şöyleydi:

“Katil Ali Erkip isminde birisidir. Cinayet bundan 7 ay evvel işlenmişti. Dün İstanbul’da yakalanan katil suçunu itiraf etti.”

“Milli hisleri galeyana gelerek” cinayeti işlediğini söyleyen katil, silah hırsızlığı yüzünden ordudan atılmış, o zamanki adı MAH olan MİT’e çalışan biriydi ama gerçekte Ertekin olan soyadı bile haberde doğru geçmemişti.

Hâlâ gerçek katilinin kim olduğu bilinmeyen ve işkencede öldürüldüğü şüphesi giderilemeyen Sabahattin Ali’nin yurt dışı fikrini düşünmeye başlaması şu yazısından sonra mı olmuştu acaba?

“Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunla, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük.

Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.

Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: ‘Görüyor musunuz şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…’

Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?

Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen bu millet de namuslu.” (Markopaşa Yazıları ve Ötekiler, Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yayınları)

Yazı, 25 Kasım 1947’de yayımlanmıştı. Yazarın “ne zor şeymiş meğer” dediği, bugün için de zor değil mi?

* * *

Bitti mi?

1979 yılında öldürülen Abdi İpekçi, 1989 yılında röportaj yapmak için yanına gittiği Sincar Aşireti lideri Cemal Sincar tarafından röportaj sırasında katledilen Sami Başaran, 1993 yılında arabasına bomba konarak susturulan Uğur Mumcu, 1996’da bir haberin peşinde koşarken sarı basın kartı olmadığı için kendisine polislerce izin verilmeyen, ısrarcı olunca da gözaltına alınıp işkencede öldürülen ve Fadime ananın, ardından

“vurma zalim, vurma ne olur!

körpeciktir kıyma ne olur!

benim yavrum gazeteci,

onu benden alma ne olur!”

diye ağıt söyleyeceği oğlu Metin Göktepe, 19 0cak 2007 tarihli “Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği” başlıklı yazısında “Tıpkı bir güvercin gibiyim... Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.” diye yazarak aldığı tehditlerden bahseden ve yazısının yayımlandığı aynı gün gazetesinin önünde öldürülen Hrant Dink, ihaleye fesat karıştıran çeteyle ilgili yazılarından ötürü 2009’da Balıkesir Bandırma’da öldürülen Cihan Hayırsevener, 15 Temmuz 2016’da darbecilerin açtığı ateşle Çengelköy’de şehit olan Mustafa Cambaz…

* * *

Bunları neden mi yazdım? Geçen gün “neden yazıyorsun, egonu tatmin etmek için mi?” diye bir soru soruldu bana.

Yaşar Kemal, “Benim kitaplarımı okuyan katil olamasın, savaş düşmanı olsun. İki; insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin… Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar.” demişti.

Ahmed Arif’se “Kimselere bir şey demek için değil, kendi susuzluğumuz, yangınlığımız için yazıyoruz. Bizler artık hayatın tatlılıklarından faydalanamayacak kadar baltalandık. Acının fazlası, daha doğrusu bu kadar manasız sıklığı, uyuşturuyor, kurutuyor. Galiba mezarımıza sadece haysiyeti götüreceğiz.” diye çok kıymetli bir durum tespiti yapmıştı.

Ben bu üstatların ellerine su dökemem. Gazetecilik ve yazı insanlığının içinde “neden yazıyorsun?” ve “ego” sözcükleriyle karşılaşınca basın tarihimizden bahsetmek istedim. Kibirle sorulmuş bu soruya cevap verebildiysem ne mutlu!

Şimdi ilk hâlinden eser kalmayan Hürriyet Gazetesi’nin kurucusu Sedat Simavi’nin sözleriyle:

“Genç gazeteci arkadaşlarıma! Bu meslek yorucu bir meslektir. Ama insan büyük bir zevkle çalışır. Kalemine daima efendi kal, uşak olmamaya gayret et. Mecbur kalırsan kır, sakın satma!”

selahattindemirel37@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
06Nis

Pudra şekerinden amirallere…

29Mar

Gerçekleri pudralamak!

24Ara

2020 uğursuz muydu?

12Kas
25Eyl

Balkonda kim var?