Sahildeki ceset ve ihtilale çağrı!


İşler gittikçe zorlaşıyor fark ediyorsun değil mi? “Bir yazıya böyle başlanmaz, şaşırdın mı?” diye içinden geçiriyorsan dünyanın aydınlık sabahlarını usul usul yitirdiğini söyleyen şiirden de mi haberin yok? derim sana!

Sanki bir oyunun içindeyiz ve sürekli kaybedip hiçbir şey olmamış gibi yeniden oynamaya çalışıyoruz. Şairler de umudunu yitirdi mi işte o zaman yandık demektir!

Dünyanın hâli böyle de bizimki ondan iyi mi peki? İnsanları kırıp incitmenin ve en önemlisi onları yüreklerinden tutmamanın ne büyük bir günah olduğunu hâlâ anlamayacak mıyız?

* * *

Ailesinin kayıp ilanı verdiği 20 yaşındaki üniversiteli gencin çantasına Samatya sahilinde ulaşıldı. Daha sonra da denizde yapılan aramalarda cesedi bulundu. Gencin ismi Sibel Ünli’ydi ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü 3. sınıf öğrencisiydi.

İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü, “bütçe kısıtlaması nedeniyle” öğrencilerin yemek indirim haklarını 1 öğüne indirmiş ve yemek ücretlerine zam yapmıştı, öğrenciler eylem hâlindeydi. Yazımı hazırlarken rektörlük, kararı iptal ettiğini açıklıyor ve “diğer hizmet alanlarından kısarak yemek hizmetinin aynı şekilde devamını sağladığı”nı belirtiyordu.

İstanbul Üniversiteli Sibel’in iş aradığı ve maddi sıkıntılarla beraber psikolojik tedavi aldığı biliniyor. Hayat dolu, gayretli bir genç olduğu yakınlarınca söyleniyor. Evsizlere çorba dağıtan bir dernekte görev aldığını ve kitapları sevdiğini de haberlerden öğreniyoruz.

İntihar mektubuna, bu yaptığıyla üzdüklerinden özür dilediğini ve kitaplarını bir kütüphaneye bağışladığını yazmıştı. Rektörlük, yemekhane kararındaki geri adımı keşke daha önce atabilseydi de “Psikolojik tedavi gören ve iş arayan bir gencin bunalımını acaba etkiledi mi?” diye şüphelere yer bırakmasaydı!

* * *

Edebiyat öğrencisi bir genç kızın ardından ülkemizin içinde bulunduğu hâli edebiyat üzerinden değerlendirmeye çalışırsak önce karşımıza Dostoyevski çıkacaktır.

Dikkat edin, eserlerinde son dönem Çarlık Rusya’sının bunalımlı toplum görüntüsü vardır. Köprü üzerinden geçen bir kızın kendisini suya atışı, insanların siyasi faaliyetlerle ya da dine sıkı sıkıya sarılarak çıkış yolu aramaları…

“Ne kadar benziyoruz?” diyebilirsiniz. O toplum, infialler biriktirerek bir ihtilale gidiyordu. Sonuçları yine kanlı olan aşamalarda en büyük bedeli halk ödemişti.

Bizim de bir ihtilale ihtiyacımız var ama öyle silahlı, askerlisine değil! Ya? İnsanların yaşama sevinçlerini çalan hırsızlar var, görmüyor musunuz? İnsanlarımız birbirine artık tutunamıyor fark etmiyor musunuz?

İhtilalimizin adı “Yürek ihtilali” olacak ve bildirilerimizi, çağrılarımızı gönül frekansıyla paylaşacağız. Yoksa ki bu bunalımlardan, infiallerden kolay kurtulamayacağız!

Yola çıkarken çevrenizdeki insanlara dikkat edin ve onları yüreklerinden sımsıkı tutmaya gayret edin! En büyük eyleminiz de bu olacak aslında! İnsan, yüreğinden yakalanıp sımsıcak anlaşılınca kötüler kolay gün görmeyecek ve asıl ihtilali böyle gerçekleşeceğiz. Ne dersiniz, çok mu zor?

“Ben varım!” diyorsanız çevrenizi gözlemleyip iletişim kurarak gayrete başlayabilirsiniz. İhtiyaç sahibi öğrencilere ve ailelere ulaşıp onlara şovsuz desteklerle gayretinizi çiçeklendirebilirsiniz. Hadi, ne duruyoruz?

Hasan Hüseyin Korkmazgil’den bir şiirle:

“nasıl vardı elleriniz

nasıl kanattınız o domur domur mayıs göğünü

nerelere gizlediniz dal uçlarını

mevsimleri n’ettiniz

yeşili kırmızıyı zambak morunu

yavru kuşun sabah sıcaklığını

nerelere kitlediniz akşam yelini

karanlıklar karanlıklar ey karanlıklar

nasıl oturdunuz bu ellerle sofraya

ekmeği nasıl böldünüz”

selahattindemirel37@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
22May

Keriman kolay bulunur mu?

23Nis

Değişmeyen gündem ve 23 Nisan

15Nis

Güllaç kalpleri kim kırdı?

06Nis

Pudra şekerinden amirallere…

29Mar

Gerçekleri pudralamak!