Yeşil gözlerdeki muhabbete limon sıkanlar!


Daha çok Zeki Müren’den dinlediğinizi düşündüğüm güzel bir şarkı vardır: “Yeşil gözlerinden muhabbet kaptım”

Sevenin, hayırsız sevdiğine âdeta yakarışıdır şarkının sözleri. Muhabbet kapmakla başlayıp sevdiğinin önünde diz çöktüğünü belirterek devam eden ve en sonunda da “Yıllardan beridir demek aldandım.” deyip imana gelmiş gibi ağlayıp inleyen hayırsıza artık inanmayacağını vurgulayan âşığın feryadı, dinleyeni enteresan hislerle baş başa bırakıp çekip gider!

Gider mi sahi? O kadar kolay mı? Gitmez efendim, unutulup gitseydi şu an bundan bahsetmezdik ve asıl olayı vurgulamak istemezdik! Şarkı bitince görevini tamamlayıp çekip gider belki ama aşk ve vicdan sahiplerinin kulaklarında hep çınlar durur!

* * *

Muş'ta yaşayan 51 yaşındaki Ayşe Seyidoğlu, 30 yıllık eşi Nizamettin Seyidoğlu'na yıllardan beri gördüğü şiddet ve hakaret nedeniyle boşanma davası açtı. Ardından 4 çocuğunu da yanına alıp Antalya'ya yerleşti. Bu süreçte eşine karşı 21 Eylül gününe kadar geçerli uzaklaştırma kararı aldırdı ama Nizamettin Seyidoğlu, izini kaybettirmek isteyen eşinin peşini bırakmadı. Antalya'ya gelerek sabah işe gitmek için servis bekleyen kadını 21 yerinden bıçakladı.

Allah’tan, Ayşe Hanım ölmedi, yaralı kurtuldu. Olayın mahkemesi birkaç gün önce başladı, boşanma sürecinde olduğu ve 21 yerinden bıçakladığı karısına bakıp şunları söyledi Nizamettin Seyidoğlu:

“Senin o yeşil gözlerine kurban olurum. Senin yeşil gözlerinden akan bir damla yaşa kurban olurum!”

“Yeşil gözlerinden…” şarkısı bittiğinde çekip gidiyordu ama gerçek âşıkların kulaklarında ve vicdanlarında hâlâ çınlıyordu. Peki, boşanma hâlinde olduğu eşine suikast düzenleyip 21 yerinden bıçaklayan birinin yeşil gözlerden muhabbet kapma yeteneği var mıydı?

Duruşma ertelendi, mahkeme henüz karar vermedi. Ayşe Hanım duruşmadan sonra şunları söylüyordu:

“Bunların bu sözlerine inanmayın. Hepsi düzmece ve yalan atıyorlar. Kendim ve çocuklarım için korkuyorum. Çaresiziz. Yarım kalanı tamamlamak isterler. Endişelerimiz var…”

Yeşil gözlerden muhabbet kapmak yerine o gözlerdeki muhabbete limon sıkanları sevmiyorum! Ne demişti türküsünde Âşık Hüdai?

“Gönül çalamazsan aşkın sazını
Ne perdeye dokun ne teli incit
Eğer çekemezsen gülün nazını
Ne dikene dokun ne gülü incit...”

2011’de kabul edilen ve imzacıları arasında ülkemizin de bulunduğu, “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” namıdiğer İstanbul Sözleşmesi’ne “yıkım projesi” diyen kârın muhafazasına odaklı basın yayın kuruluşları! Ayşe ablanın haberini yapabildiniz mi? Geçtiğimiz yıl ülkemizde öldürülen 474 kadından bahsedebildiniz mi?

Cevabınız hayırsa bir de bu açıdan bakın sözleşmeye! Ve mümkünse erkek zihniyetiyle değil, insanca!

ŞEHİTLER ve ŞAHİTLER!

Suriye’de Barış Pınarı Harekât Bölgesi’nde yol kontrolü sırasında teröristlerin bombalı araç saldırısında 4 askerimiz şehit oldu. Askerlerimize Cenab-ı Hak’tan rahmet, ailelerine büyük sabır dilerim.

Şehit haberleri sınır dışından gelince sanki daha da tepkisiz bir toplum davranışını benimsemeye başladık fark ediyor musunuz? Şehitlerin yarım kalmış hikâyeleri ve ailelerine yüklenen büyük sorumluluklar…

Bir yanda “ABD-İran zıtlaşması bir dünya savaşına neden olur mu?” şüphesi ve bir yanda bütün kara bulutların ülkemiz çevresinde dolaşması…

Hiçbir şey bu genç fidanların neden kırıldığını açıklamaya yetmiyor!

TUTUNAMAYANLAR

Oğuz Atay üstat 700 küsür sayfalık ilk romanıyla Türk Edebiyatı üzerine ahkâm kesenleri şaşırtmış, hatta pek çok yayınevi kitabı basmaya yönelmemiştir. 1970 yılındaki TRT Roman Ödülü’nde birinci seçilmesi belki de yayımlanmasında önemli rol oynamıştır.

Selim Işık isimli orta yaşlı bir adamın intiharı ve üniversiteden can ciğer arkadaşı Turgut Özben’in olayın peşine düşüp Selim’in hayatını araştırmaya çalışmasıyla kurgulanan roman Selim’in üzerine pek çok tahlil yaparken “tutunamama” kavramıyla 60’ların orta ve sonundaki Türkiye’nin büyük şehir insanlarına dair de bir fotoğraf çıkarır.

Üstat Atay, bunları yaparken Turgut’la Selim’i daha çok şehirli solcu ama eylemsiz gençler olarak yansıtır. Bir araya gelip konuşup tartışıp hiçbir karar alamadan ve ancak birbirini yiyerek dağılan yanlarıyla vurgular benzer görüştekileri de!

Şiirler, mektuplar eseri zenginleştirir ve aslında kaliteli okuru da seçer. Çünkü bu romanı “Tek seferde bitirebildim.” diyene kolay rastlayamazsınız!

Romanın sonunda yalnız yaşayıp yaşama sevincini yitiren Selim’e dair bir sonuca ulaşmak yerine evli barklı ve tutunmuş bir görüntü veren Turgut da bir arayışa düşecektir.

* * *

Salı akşamı TRT’de Tutunamayanlar isimli diziyi izleyince hem romandan hem de diziden bahsetmek istedim. TRT’nin 1970’te ödüle lâyık gördüğü romanı yine bir dizi isminde görüyorduk.

Dizideki Tarık isimli gencimiz hayat doluydu ama edebiyata ve kitaplara da meraklı değildi. Biraz da edebiyatla iç içe geçmiş mizah içeriği olan dergilerin dizi yansımasıyla karşı karşıyaydık sanki!

Şiir yazmanın karın doyurmadığını, dizideki şaire hayat dersi veren ilham perisi İlhan’ın “Edebiyat karın doyurmaz, çay içirir!” sözlerinden tekrar öğreniyorduk, ilham perisinin Edgar Allan Poe örneğiyle mest olduğumu da belirtmem gerekir! İlham perisi İlhan’ın “Bizim Edgar” dediği şair onca şiirine ve öyküsüne rağmen beş parasızdır! Para kazanması için ölmesi gerekir, öldükten sonra ünlenecektir çünkü!

Dizi bu ya! İlhan perisi, Şair Lütfü’yü Edgar Allan Poe’nin yanına götürür. Meşhur “Annabel Lee” ve “Kuzgun”un şairi üstat fena bir hâldedir!

“Bizim Edgar” ülkesi Amerika’da gerçekten yoksulluk içinde yaşamış ama hayatını da yazarak idame ettirmiştir. Üstat, eşini veremden kaybettikten 2 sene sonra 1849 yılında belki de ün kazanacağı sıra ABD’nin Maryland eyaletindeki kirada oturduğu evinin sokağı Baltimore’da bir kaldırımın üzerinde bulunur ve 4 gün sonra da hastanede vefat eder.

* * *

TV’lerdeki dizi furyasına pek kapılamadım ben. Hepsinde fena bir gerilim havası var. Eski zamanı işleyen o naif “Seksenler” dizisinden başka takibim de yoktur bu yüzden. Tutunamayanlar da gerilimden uzak, güler yüzlü bir dizi görüntüsü veriyor hatta Leyla ile Mecnun’dan hasret kaldığımız bir tarzla bize selam ediyor.

Gençlerin iş sorununu naif bir tarzla yansıtıp ondan bir mizah malzemesi çıkarıyor, arabeskle yoğurduğu sahne ve diyaloglarla da izleyiciyi karamsarlıktan uzak tutmaya çalışıyor. Zaten ülkesi ve insan ilişkileriyle gerilimle iç içe bir hayatı normal sayan izleyici, bakalım diziyi beğenip devam ettirecek mi?

Sanat, asık suratlı gerçekleri sevimli, esprili bir tarzla yansıtmakla görevini yerine getirirken, ülke insanına karamsarlık aşılayan acı gerçekleri değiştirme görevi de devlet idarecilerindedir, değil mi?

Madem Edgar Allan Poe’den bahsettik, yazıyı meşhur Annebel Lee şiirini Melih Cevdet Anday çevirisiyle bağlayalım:

“Seneler, seneler evveldi;
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz
İsmi Annabel Lee;
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni.

O çocuk ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi,
Sevdalı değil kara sevdalıydık
Ben ve Annabel Lee;
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırdı bizi…”

Devamını da kitaptan ya da internetten sen bul ve oku kıymetli okurum, her şeyi benden bekleme! Kış ayında olmamıza rağmen şiirli, çiçekli günler ve yarınlar dilerim.

selahattindemirel37@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
22May

Keriman kolay bulunur mu?

23Nis

Değişmeyen gündem ve 23 Nisan

15Nis

Güllaç kalpleri kim kırdı?

06Nis

Pudra şekerinden amirallere…

29Mar

Gerçekleri pudralamak!