“Vurun o gazeteciyi!” - Selahattin DEMİREL

“Vurun o gazeteciyi!”


( Sansürsüz hâliyle! )

24 Temmuz Gazeteciler ve Basın Bayramı’nı unuttum sanmayın ama hiçbir basın emekçisi de benden geç de olsa bayram tebriği beklemesin! Neden mi?

Dünya Basın Özgürlüğü sıralamasında ülkemiz 180 ülke arasında 157. sırada kendine yer bulabilmişken ve tutuklu gazeteci sayısıyla pek de iyi bir görüntü çizmezken bayramlaşmak ne kadar doğru, bir düşünün bakalım!

Evet, gazetecilik mesleği, kötü niyetlilerin kamuflajı için elverişli bir meslektir. Bu niyettekilerin tutuklu gazeteciler ve dışarıda tetikçilik yapanlar arasındaki sayıları ne kadardır bilmiyorum ancak tek derdi tarafsız haber ulaştırmak ve halkı bilgilendirmek olan basın emekçilerinin de keyfi siyasi bakışla “istenmeyen gazeteci” ilan edilmesi ne kadar adildir?

Gazete, esas gücünü okurdan alacakken reklamlardan ve ilanlardan medet umuyorsa o gazeteden halk adına hayırlı bir şey beklemenin anlamı yoktur. Ne yazık ki ulusal ve yerel basının hâli bu görüntüdedir. Gazete sahiplerinin diğer ticari faaliyetleri için siyasi güçle ilişkilerini canlı tutmasıysa yıllardan beri devam etmektedir.

Gazetecilerin ve köşe yazarlarının, birilerinin keyfince kovulduğunda okurun, ardında durmamasının basınımızın bu kötü görüntüsünde etkisi büyüktür. Basının rezalet hâli, reklamcı gazetecilerin, köşe yazarlarının örnekleri içinse Hürriyet Gazetesi’nde uzun yıllar okur temsilciliği yapıp işinden olan Faruk Bildirici’nin açıklamalarını bulup okumanızı öneririm.

1946’da kurulan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Osmanlı’da 2. Meşrutiyet’in ilanıyla gazetelere uygulanan sansürün kaldırılmasını Basın Bayramı olarak kabul etti etmesine de sansür kalktı mı, yoksa isim ve yöntem değiştirerek devam mı ediyor, şüphede kalıyor insan!

* * *

Başkan Vidinlioğlu’nu reklam yüzü gibi kullanan mağaza hakkında 1 ay önce 2 yazı yazdım, kimse tarafından geri dönüş olmadı. Tek sonuç, Vidinlioğlu’nun instagram hesabına etiketlenen fotoğrafın kaldırılması oldu ancak mağazanın instagram hesabında Başkan’a ait 2 fotoğraf paylaşımı yerinde durmakta. Amacım, mağazayı ya da Başkan’ı mı hedef almaktı? Hayır, asla! Ortada bir gazetecilik olayı vardı ve iki taraf durumdan haberdar bile olsa hoş bir görüntü değildi. Fakat eleştirim kıymet görmediği gibi sanırım birilerini de kızdırdı! Zannederim bu birileri şöyle de demiş olabilir: “Senin gazetecilik olayı olarak gördüğün konu, bizim için reklamdır, biz referanslıyız, sana laf düşmez, hadi oradan!”

Mart 2017’de Kastamonu KASKİ’de işçi olarak çalışan Mehmet Zayıf, Örencik Köyü’ndeki su deposunun beton zeminine düşerek hayatını kaybetmişti. Kasım 2015’te de aynı kurumda çalışan İsmail Balcıoğlu isimli işçimiz, çalışma sırasında çöken toprak yığınının altında kalarak hayatını kaybetmişti.

Buradaki köşemde 21 Mart 2017'de yayımlanan Bir İşçinin Ölümü ve KASKİ Müdürü’ne Sorular başlıklı yazımda bunu gündeme getirip şöyle devam etmiştim:

Kastamonu Belediyesi’ne bağlı bu kurumda çalışma şartlarıyla ilgili bir sorun mu var? İşçiler gerekli tedbirleri almadan mı çalışıyor, çalıştırılıyor? Bu kurumun idarecileri bu konuda ne kadar titiz? Denetimler ne düzeyde? İşçiler sahada görev yaparken kurum amirleri rahat ofislerinde oturmuyorlardır umarım! Bu sorularım KASKİ Müdürü İsmail Ümit Güler’e.

Şimdi bu KASKİ’deki işçi ölümlerini düşündükçe Kastamonu’da yüreği hassas her insanın ne zaman bir musluk başına varsa, nerede akan bir su, bir kanalizasyon işçisi görse yüreği bir “ah” etmez mi?

Yine bir geri dönüş olmadı. Bitti mi sandınız, devam ediyorum:

2016’dan beri ara ara konu edindiğim ve sorduğum Şerife Bacı’nın mezarı hakkındaki bir yazıma, yetkililerden değil bir muhtarımızdan cevap alıyordum. Çarşamba günü gazetedeki köşede yine sormuştum aynı soruyu: Şerife Bacı’nın mezarı nerede?

Pazartesi günü Doğrusöz'de yayımlanan Mehmet Sadak kimdir? sorumaysa Sadak ailesinden cevap almıştım. 1996’da Bolu’daki trafik kazasında kaybettikleri 19 yaşındaki oğullarının anısına Candaroğulları Parkı’nda 2001 yılında bir çeşme yaptırmışlar ve üzerine de BİRİCİK OĞLUMUZUN ANISINA” yazdırmışlardı, acılarını tekrar hatırlattığım için beni affetsinler.

Bunları neden mi yazıyorum? Kurumlara ve tanınmış kişilere sorup cevap beklediğim sorulara yanıt verilecek kadar insan görülmeyişime karşın halkımızın duyarlı geri dönüşüne bir bakın! Hâlen Gazeteciler ve Basın Bayramı’nızı kutlamadığım için bana kızıyor musunuz?

Sonra da egemen olduklarını sananların kötü ağızlarında bir emir: “Vurun o gazeteciyi!”

Ülkemin ve dünyanın katledilen tüm basın emekçilerini saygıyla yâd ediyor, haksız yere parmaklıklar ardında bulunanlarına da tez zamanda adalet diliyorum.

Lozan’ı bilmek!

1919-1922 arasında bağımsızlık mücadelemiz sonucunda Lozan Antlaşması’yla kendimizi Batı’ya kabul ettirebilmiştik. Lozan, Atatürk’ü ne kadar memnun etmişti? Hatay’la ve Boğazlar’la ilgili 1930’lardaki uğraşısını gördüğümüzde düşüncelere kapılmamak mümkün değil!

O günkü şartlar içinde Lozan bir başarıydı, bugün bunun üzerinden tartışmaları siyasi alanda yapmak ve “100 sene sonra antlaşmanın hükmü bitiyor!” dedikodularıyla saçmalamak ülkemize bir şey katmaz.

Antlaşma, İsviçre’de görüşme aşamasındayken mecliste sert eleştirileriyle Ali Şükrü Bey’i görürüz, tespitlerinde haklıdır Ali Şükrü Bey ama muhalifliği birilerini korkutur ve öldürülür. Daha iyi olabilir miydi diye sormak ayıp değildir ama 143 maddelik bu antlaşmanın kuruluş tapumuz olduğu da unutulmamalıdır.

Kitap Fuarı

Gittim, gezdim fuarı. Kuzeykent’te pazarın kurulduğu alanda birkaç stant görünümlü tezgâh açılmıştı. Beni ilgilendiren kitap bölümüydü, burayı Sahaf Çetin Demirci ağabey temsil ediyordu. 2 liraya ve 5 liraya sahaf kitaplarının bulunduğu, Şerife Bacı romanıyla Serkan Kütan’ın ve Karma Yazarlar çalışmalarıyla diğer yazarların kitaplarını imzaladığı mütevazı bir alandı burası. Kitap için iyi bir fırsat, ne dersiniz?

Fuar vesilesiyle abonelik sistemiyle aylık yayımlanan İsfendiyar Gazetesi’nin bir sayısını görme fırsatı buldum. İncelediğim 2016 yılına ait sayısı kuşe kâğıda baskılıydı ama içinde haber ve yazı görmek pek de kolay değildi. Fotoğrafların yoğun olarak sayfaları işgal ettiği sayfalarınızı biraz daha özenerek doldursanız fena olmaz mı sayın gazete yetkilileri?

Ahmet Erhan’dan bir şiirle:

“Şiirler yazdım, türküler söyledim

En çok birilerini sevdim, en çok

Aynalara sürdüm yüzümü olur olmaz yerde

Dişimi çiçeklerle biledim

Yorgunum diyorsam da inanma, değilim

Yaşarım daha yıllar yıllar

Ellerim hep böyle yaramın üstünde

Acının tarihini düşerim

Işık karanlıktır nice

Ayırabilirsen ayır elin erdiğince

Ben bildiğimi söylerim

Şair olmak zarar ömüre.”

selahattindemirel37@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
16Ekm

'Düzelicez' mi inşallah?

22May

Keriman kolay bulunur mu?

23Nis

Değişmeyen gündem ve 23 Nisan

15Nis

Güllaç kalpleri kim kırdı?

06Nis

Pudra şekerinden amirallere…