Adam, Kadın, İnsan. Hangisi?


Kastamonu’dan kaçınılmaz dönüşü İstanbul’a yapalı 20 gün oldu. Büyükşehrin keşmekeşinden, boğuculuğundan bir nebze olsun uzak kalmak iyi geliyor insana. Dağ, tepe, çayır, akarsu, çeşme, tavuk, inek, dana, at, eşek, köy yolu ve neredeyse akşam 8’den sonra insanların evlerine çekildiği bir ilçeyi görmek iyi oluyor. Bedri Rahmi’nin dizelerini hatırlatıyor sanki:

“Büyük şehirlere bağlanma Mehmedim.

Öyle bir şehre yerleş ki,

Küçük fakat bizim olsun.

Sokaklarında tanımadık yüz,

Ensesine şamar atamayacağın kimse dolaşmasın.

Her ağacına elin,

Her karış toprağına terin değsin.

Ve kuytu evlerden birinde

Senden habersiz ölenler olmasın.”

Ne çare ki Orhan Veli de bir yandan:

“Ne yârdan geçerim, ne serden;

Ne denizlerden, ne gökyüzünden ama...

Bırakmıyor son gördüğüm,

Bırakmıyor geçim derdi.

Oymuş, diyorum, zavallı şairin

Görüp göreceği.”

diye sesleniyor ve İstanbul kendinden zorunlu olarak bahsettiriyor.

Çok mu meraklı bu şehir bunca milyon insanı barındırmaya? Ah, bir dili olsa da konuşsa, neler söyler ve hatta nasıl da hiç susmazdı kim bilir?

İstanbul şehrine geldiğimi ne o sidik kokan Bayrampaşa Otagarı’na indiğimde ne de metroyla eve geçtiğimde anladım! Hatta 1 aydır unutmak üzere olduğum kalabalıklar bile bana bu gerçeği anlatmadı! Gelişimden birkaç gün sonra caddede yürürken bir taksi şoförüyle servis şoförünün trafikteki iletişimsizliğiyle kavga etme ısrarı bana gerçeği anlattı, hem de acımasızca!

“bu şehir o eski istanbul mudur” demişti Attila İlhan. Kendine has tarzıyla şiirlerinde noktalama işaretlerini kullanmayan ve hep küçük harfle yazan şairimiz, soru işaretini zihinlerimizde uyandırmıştı âdeta.

Bu sorunun cevabı zor değildi: Hayır, bu şehir o eski İstanbul değildi! Ya bu insanlar o eski insanlar mıydı? “O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler!” diyen Yaşar Kemal haksız değildi.

Peki, bize bu dramı yaşama görevini ne ara vermişlerdi ve biz bunu nasıl da kabul etmiştik? İşte bunun cevabını ben hâlâ arıyorum ki bulamama korkusuyla!

Memleketten giderken en yakınlarım tarafından “adam olma” göreviyle kuşandırılıyordum. “Adam ol!” diyorlardı. Değil miydim yani?

Öyle ya, Rüştü Onur’un dediği gibi “ne ambarda darım ne evde karım” vardı! Evsiz-barksız, arabasız -ee hadi açık konuşalım- biraz da çulsuz oluşum, adam olmama mani oluyordu galiba?

Çocukluğumda Barış Manço’nun “Adam Olacak Çocuk” programı vardı. İşin garibi bu programa kız çocukları da katılır, onlara da adam olma sorumluluğu verilirdi. O yıllar ülkemizde feminist hareket buna ne kadar duyarlıydı, hatırlamıyorum ama “bu ne cinsiyetçi yaklaşım, ne demek bu adam?!” diye her aklı başında insanın itiraz etmesi gerekmiyor muydu?

Şimdi de TV’leri dolduran kerli ferli adamlar-kadınlar hâlâ “adam gibi” diyorlar. “Adam gibi anayasa, adam gibi konuş, adam gibi yap!” ve en sonunda da “adam ol!”

İbrahim Sadri’nin “Adam Gibi” şiiri de meşhurdu bundan 20 sene evvel. Şiirin sonundaki “ben sevdim mi adam gibi severim”e takılmazsanız anlamlı dizeleri vardır.

Şimdi soralım: Adam olacak mıyız? Ya da doğrusu, insan olabilecek miyiz? Ama bu dünyayı gittikçe daha da yaşanmaz hâle getiren hemcinslerimiz gibi olmamak kaydıyla!

* * *

1 aylık memleket ziyaretinde neler mi yapabilmiştim? Yazı başında bahsettiğim güzellikler yanında burada kitap okumayı seven biri var mı? diyerek şehir merkezinde birkaç okuyucuya daha ulaşabilmiştim, ilçeme yağmurun yağdığı bir gün şemsiyeyle dışarı çıkıp kendimden başka sadece bir şemsiyeli daha görebilmiştim, silah sıkan magandalara söylenmiştim, seçim öncesi iktidarı ballandırarak destekleyen bir yakınımın şimdiki kriz ortamından dert yandığını görerek önceki sözlerini çekinmeden ona hatırlatmıştım, Kastamonu’dan şikâyet edip İstanbul güzellemesi yapan şehir merkezindeki bir esnafa haksızlığının farkında olmadığı için üzülmüştüm.

Sonra mı?

Sonra ilçenin kalabalık olduğu bir pazar gününün öğle sonrası ilçe dışındaki mezarlığa yürümüştüm. Gece izlediğim “Garip Bir Koleksiyoncu” filminin bunda payı vardı muhakkak ama arife günleri dışında da mezarlıkları ve aslında ölümü unutmamak gerektiğini bir kez daha hatırlamıştım.

Yol, normal tempo yürümeyle 15-20 dakika tutuyordu ve belediye, ilçenin diğer yerlerindeki berbat yollara inat mezarlık yolunu yeni asfaltlamıştı. Azrail’in yollarına gül mü döküyorlardı? Hayır, Azrail o yolu kullanmıyordu ki! Yine de mahalli idarelerdeki Azrail korkusu ve ölülere olan saygı kendini belli ediyordu sanki!

Yolda pek kimse yoktu. Selam vererek içeri girdiğimde mezarının başında durduğum kişi, ben askerdeyken Hakk’a uğurlanan babaannemdi.

Arife günü kalabalığı yoktu burada, yanında bayrak asılı mezarları da ayrıca ziyaret ettim, vatan uğruna canlarından geçmişlerdi. Hepsinin de çok değerli ömür hikâyeleri vardı.

Mezar temizliği ve toprağı sulamanın anlamı sembolikti belki ama içimizi ferahlatıyordu sanki! Pişmanlıkların, zamanında yetişememelerin, kaybedilen günlerin hesap gününe kadar artık gelemeyeceğinin tesellisiydi belki de!

“Ararsın bizi!” diye bize yakınan yakınlarımız belki de bizim aranacağımızı hiç mi düşünmüyorlardı?

Arıyorduk evet; çocukluğumuzu, o günahsız-saf günleri, ninemizi-dedemizi, cümle sevdiklerimizi…

Ve mezar taşlarının, yaşayan yakınlarımızdan her geçen gün daha değerli oluşuna kahrediyorduk. Çünkü bir şeyler fena hâlde değişiyordu ve paraya iman edenlerin sayısı günden güne artıyordu. Herkes artık çok yoğundu, internet kullanımları akıllı telefonlarla daha da artmış, herkes çevrimiçi olurken kimseye ulaşılamamıştı!

Arife günleri mezarlıkta kek-şeker dağıtanlardan yadigâr kalan çöpler vardı. Kabahat onların değil, ikramı alıp mezarlığa atanlarındı!

Ziya Osman Saba’nın şiiriyle bağlayalım:

“Birer ağaç altında sevgilimiz, annemiz.
Gece değmemiş sema, dalga bilmeyen deniz,
En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
Ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz...”

 

İstanbul’un Kurtuluşu

Geçtiğimiz cumartesi yani 6 Ekim, İstanbul’un Kurtuluş Günü’ydü.

Peki, kim tarafından işgal edildi bu şehir de hangi komutan şehri geri aldı?

16 Mart 1920’de İstanbul İngilizlerce işgal edildi. İşgal sırasında Şehzadebaşı Karakolu’na saldıran İngiliz Kuvvetleri, askerlerin üzerine rastgele ateş ederek 4 askerimizi şehit etti.

Bundan önce de aslında 1918 Kasım’ında Fransız, İngiliz, İtalyan ve Yunan kuvvetlerinin İstanbul işgali başlamıştı.

Tarihî kaynaklar, Selahattin Adil Paşa’nın 2 Ekim 1923 günü işgal kuvvetlerinden İstanbul’u teslim aldığını yazarken zaten işgal kuvvetlerinden arındırılmış bir şehre Şükrü Naili Paşa komutasındaki Türk Ordusu’nun 6 Ekim’de girişi neden “kurtuluş” için seçilir? Hep ben mi sorup cevap arayacağım? Biraz da siz uğraşın!

Şerife Bacı’nın Mezarı Konusunda Bir Gelişme

Mart ayında Şerife Bacı’nın mezar yerini soran bir yazı yazmıştım. Bu yazıma Taşköprü’nün Bademci Köyü Muhtarı Yılmaz Akarsu tarafından bir yorum yapılmış.

Yılmaz Bey de daha önce bu konuyu merak edip mahalli idareler bilgi sistemi üzerinden Şerife Bacı hakkında bilgi istemiş. Verilen cevap üzücü. Muhtar Bey’e ulaşıp telefonda konuyu ayrıntısıyla öğrendim. Bununla ilgili bir yazı daha yazmaya çalışacağım. Tabii Azrail benden önce davranmazsa!

Mart ayında konuyu gündeme getirdiğim yazımın adresini meraklısı için buraya alıyorum:

https://www.kastamonuguncel.com/serife-baci-nin-mezari-nerede-makale,815.html

selahattindemirel37@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
22May

Keriman kolay bulunur mu?

23Nis

Değişmeyen gündem ve 23 Nisan

15Nis

Güllaç kalpleri kim kırdı?

06Nis

Pudra şekerinden amirallere…

29Mar

Gerçekleri pudralamak!