Söz ola, beri gele


Hani bazen, şöyle birleşik cümleler kurulur, kurarız ya...

Mesela...

"Bayramlık ağzımı açtırma- sus be ya -deme öylece bana -40 gün ne dersen çıkarmış mutlaka..."

Yaşım gereği hatırlarım...
40-45 yıldır Cami- Kürsü-Minber nasihatleri, 
Dinî sohbet ve konferanslarında KUDÜS-FİLİSTİN başlığı açılır, dualar-beddualar edilir, birlik-dirlik vurguları yapılır, Kutsal Mabed-Kıble hassasiyetlerimiz üzerinden dini ve vicdani yaralarımız tırnaklanıp durulur...

Aramızdan bir kişi, bir realist birey de çıkıp, bu filmi geri sarıp "zamanın birinde değerinden kat be kat fazlasına Yahudilere topraklarını satan Filistin halkının olduğunu" o günlerde halkın kandırıldıklarını, Yahudi kurnazlığını fehmedemediklerini söylemez! Vatan toprağının parayla satılamayacak olduğunu... "Toprak; uğrunda ölen varsa vatandır" ilkesel gerçekliğinin altını çizmez.

Ne gariptir ki; 1.5 milyar Müslüman nüfus bir araya gelip bir avuç İsraili tükürüğüyle boğmanın plan ve hesabını yapmaz!

En çok tercihle ... Cuma Namazı sonrasında TOPLU YÜRÜYÜŞ ve GÖSTERİLER düzenlenir, yeşil renkli flama ve bayraklar açılır, İSRAİL boykot edilir de,

KUDÜS'ü İsrail'in başkenti ilan edenlere POLİTİK- SİYASİ tavır konulmaz.

Uluslararası platformlar, evrensel örgütler ve teşkilatlar bazında girişimler başlatılıp, yapılan haksızlığın İNSAN HAKLARINA aykırılığı ispatlanmaz!

Bunca yıldır dinlediğim 'on-yüz-bin'lerce sohbetlerin sonunda kurulan şu son cümle hep dikkatimi çeker olmuştur... "KİM BİR KÖTÜLÜK GÖRÜRSE, ONU ELİYLE, ŞAYET GÜCÜ YETMEZSE DİLİYLE, O DA ETKİ ETMİYORSA KALBİYLE BUĞZ ETSİN Kİ; BU İMANIN ZAYIF DERECESİDİR." (müslim, İman 78)

Şimdi düşünüyorum da, mükellef olduğum ilk günden beri "LANET OLSUN İSRAİL" demekten öte bir adım atmadım- atamadım.

Peki ya, bana bu öğüt ve nasihati verenler, kulağıma bunu fısıldayanlar, kürsülerde hop oturup hop kalkarak cemaati körükleyenler...

O muhterem görünümlü kifayetli-kifayetsizler benden-senden öte bir adım atabildiler mi?
Yok!
KUDÜS-e mi gittiler?
Yok!
Galeyana getirip coşturdukları cemaat BEYAZIT MEYDANINA doğru mesafe alırkarken, kalabalığın aralarına girmeğe cesaret edebildiler mi?
Doğrusu o da yok!

Zira KAFADAN FES-BEDENDEN CÜPPE çıkana kadardı onlara biçilen rol...

Hatta öğütlerinin sonunda kurdukları ve tavsiye ettikleri "İMANIN EN ZAYIF NOKTASI KALPTEN BUĞZ ETMEK"ten ibaretti benimsedikleri...

Binaenaleyh "TA BAŞTAN BERİDİR, İMANIMIZIN DERECESİNİ BELİRLEMİŞLER, BİZİ ANCAK KALP İLE BUĞZ EDEBİLENLER LİSTESİNE KOYMUŞLARDI.

İnanıyorum ki; CEMAAT Beyazıt Meydanına değil, KUDÜS'e yürüyecek olsaydı bu kez de "ZALİMİN CEZASINI VERECEK OLAN YÜCE ALLAH'tır- ONUN ADALETİ ŞAŞMAZ- BİZ DUA EDELİM YETER" kabilinden cümleler kuracaklardı...

Aidiyet duydukları siyasi fikirleri ön plana çıkarmak, siyasi emellerine ulaşabilmek adına KUDÜS GECELERİ düzenleyecekler, BAŞÖRTÜSÜ-TÜRBAN-CİHAT... vb. kutsal değerler üzerinden kariyerlerini pekiştirecekler, inanç- iman- mukaddesat temelinde halk katmanları arasında çatışma ve ayrıştırma alanı oluşturacaklardı...

İslam'ın son ordusu Türk Ordusu, Türk milliyetçiliği fikriyat iktidarının önüne geçerek, "ılımlı islam" hoşgörü- af- bağışlama... gibi makûl ve mutedil (suya- sabuna dokunmayan) metodları kullanarak SİYASAL İSLAM FİKRİYATINA iktidar yolunu açmaya  çalışacaklardı...

Zira 1923'de kurulan CUMHURİYET ve Anayasasında tarif edilerek korunan "T.C laik-demokratik- sosyal- hukuk Devletidir" ilke ve maddesi SİYASAL İSLAM iktidarının önündeki en büyük engel idi...

İçeride ve dışarıda bu temel ideoloji doğrultusunda düşünen ve hareket eden her kim varsa adeta randevulaşmışcasına buluştu, birleşti...

Türk milliyetçiliği fikriyatını kafatasçı, kavmiyetçi, faşizan ve ırkçı bir yapıymış gibi göstermek suretiyle, saf ve temiz milletimizin yumuşak karnı... istismara en müsait duyguları okşandı, kaşındı ve kullanıldı...

Bu manada kurucu Liderlerimiz ve kurucu ilkelerimiz tartışmaya açılmak suretiyle, kamuoyu nezdinde milli kimliğin sanki 'ümmetçi' anlayışa engel, düşman, sur ve set teşkil ediyor algısı oluşturuldu.

Bu fantezi ve tezi destekleyen hamasi söylemler havada uçuşturuldu. Algı operasyonunda halkı ikna edebilecek, öteden beri fiziki varlığı süregelen çeşit-çeşit fraksiyonlar (tarikat ve cemaat) maddi ve manevi anlamda desteklenmek suretiyle... Dünya genelinde yükselen "milliyetçilik" trendiyle Türk milletinin buluşmasının hızı kesildi, önüne geçildi.

Oysa dış dünyaya ibretle bakılmış olsaydı...

Mesela!

Gerek... her yıl özellikle Ramazan ayı içerisinde Filistin'li müslümanlara yönelik saldırı ve tacizde bulunarak 1.5 milyarlık Müslüman nüfusa meydan okuyan bir avuç Yahudi İSRAİL devletinin, vadedilen topraklar hedef ve stratejisi...

Gerekse soğuk savaş döneminin 2 super gücünden biri olan SSCB'nin katmanlarından ayrılarak, öz ve kendi kimliğinde yeniden gelişerek (Doğu Slav kökünde birleşme ve sıcak denizlere inme) hedef ve politik gücünü (makro milliyetçilik- teknolojik atılım ve gelişme) anlayışından beslendiği görülecekti...

Tamamıyla kendi fikriyatımı ortaya koyduğum bu yazıyı okuyanlar...
Yukarıda ortaya koyduğum argümanlar çerçevesinde...

-Hem Yahudi İsrail'e karşı Müslüman birlikteliğinin sağlanamamamış olmasından bahsediyor olmamı,

-Hem de milliyetçilik kavramının önünün kesildiğinden şikayetle söz etmemi,

kendi içinde bir çelişki olarak değerlendirip eleştirebilirler.

Bu noktada hatırlatmak isterim ki; kendi ırk ve milliyetini sevmek İslami inanca aykırı değildir.

Bizim milliyetçilik anlayışımız,

"Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır." (Hucurat sr. E.Hamdi Yazır)

Türk ve Türkiye milliyetçisi ülküsüne inanıyor, inanmış olmak "Arabın Aceme, Acemin Araba üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takva üzeredir" Hadis-i Şerifiyle çelişmez ve asla tezat teşkil etmez.

Binaenaleyh... İnsanlık tarihi ilk insan ve ilk Peygamber Hz.Adem ve Hz.Havva'nın yaratılmasıyla başlamış ve yeryüzüne dağılmışlardır.

Millet ve Devlet olarak, birlik- dirilik ve kardeşliğimizin daim olması, ancak bu sayede ekonomik ve teknolojik güç kazanabileceğimiz bilinci ve gerçeğinden hareketle...

Günümüz Dünya Coğrafyası üzerinde...
"Yazılan bir mektup, bir direktif, gönderilen bir elçiyle zulme dur denilebilecek gücün... "ancak ve ancak...
Uzaktan kumanda,
Uydudan güdümlü füze,
Bir düğme, bir yazılımla kumanda edilebilen teknolojik ekipmanları üreterek ve sahip olarak kazanabileceğimize olan inanç-ideal ve ülküsüyle...

Sürç-i lisanımız mutlaktır, hoşgörü ve af talebimizle...
Saygılarımla.

meta3764@gmail.com

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
28Tem

Ekolojik denge!

14Tem

Kim? Ne? Kime ne?

08Tem

Nano... Dünya!

02Tem

Köyden şehire

23Haz

Önceliklerimiz